You are what you eat

İçinde ne olduğunu bilmediğin sürece yemesi kolay oluyor. Kapat gözünü ve tadını çıkart. İlle de teşhis edeceksen, şurada yüzen şey soya filizi mesela. Az ötede bir mantar tespit ettim, onun altında gizlenen yeşillik de brokoli olmalı. Onlar ve daha fazlası, acı değil ama keskin olarak tanımlayabileceğim bir yeşil curry sosunun içerisinde yüzüyorlar. Sosun adı yeşil ama kendisi beyaza kaçıyor. Ortalıkta panik yaratacak bir fevkaladelik yok. Almanya’da herşey – sürprizlerle dolu Uzakdoğu mutfağı bile – kontrol altında.

“Güven iyidir ama kontrol daha iyidir” diyor hoca. İki dudağının arasına bakıyorum; ne demeye bunu bana söylüyor? Daha kötüsü “sana güvenmiyorum” olurdu ama onu demediğine göre, ki güvenmiyor olsa lafını sakınmazdı, durum idare edilebilir.

Gözümü kapatıp geri dönüyorum yirmi yıl sonrasının Almanya’sına. Durum değişmemiş. “A= gluten içerir, B=fıstık içerir, C=soya ve türevleri…” Menünün arkasındaki uyarıları  okurken kafamda Candan Erçetin çalıyor, “ehlileştirdin ve daha bir sürü şey!”

İçimdeki derin boşluğu yemekle doyurmak aklıma gelen ilk şey değildi. Alışverişe dadanacaktım; kararlıydım. Arkadaşın pek haklı olarak “mecburiyet caddesi” dediği König Strasse’yi bir aşağı bir yukarı yürürken umutuzluğun pençesine düştüm. İçine girebileceğim elbiseleri satan dükkanların sayısı pek azdı. İricanlar ülkesi Almanya’da bile bir avuç mağaza. İçlerinden zevkime uygun kıyafetler bulabileceğim bir, bilemedin iki tanesi. Bunların alım gücümle eşleşme durumu – sıfır.

En son Globetrotter’da kendime XL uyku tulumu bakmaya başlamıştım. Gitmeyeceğim kamplarda beni sıcacık tutacak yeşil başlı gövel ördek tulumla bakıştık ve ona dedim ki, “sen başkasının yarisin”. Gözümün ve gönlümün kaydığı Scarpa ayakkabılarla da uzaktan vedalaştıktan sonra kendimle yüzleştim. Bu boşluk böyle dolmayacaktı!

Yaşasın yemek yemek! Bir kez helalleşince, gerisi kolay. Stuttgart’ın tüm dönercileri, burgercileri, sushicileri, pastaneleri, McDonalds’ları önüne seriliyor. Her köşeden “Beni ye!” sesleri yükseliyor. Curry wurst mu gömsem, yoksa tatlı patates kızartması mı? Yoldan çıkmışken çıtayı yükseltip Hans im Glück’e mi sapsam? O kadar değil –  U dönüşü yap, Asia Imbiss’e gir Alice!

İşte kendimi burada böyle buldum. Restorandaki Hintli çift ve Koreli kız bakışlarımdaki şaşkınlığa anlam veremediler. Restoranın sahibi masalardan birinde akşam yemeğini yiyiyordu, “sen ne yiyeceğini seç, otur bir yere, gelicem ben” dedi. Yemek yiyebilmek için şefin yemeğini bitirmesini beklemek bana yeniydi, menüdeki 112 yemek de öyle. “Siz tatlı faslına geçin isterseniz, ben henüz seçemedim” dedim adama. Biraz bozuldu. İroni yapmıyordum oysa!

Feleğinin şaşmasını istemiyorsan Thai körilerini Ampelmann kafasıyla yorumlamayacaksın. Yeşil deyince orada bir duracaksın mesela! En hafif köri sarı olanı; kırmızı ile biraz keskinleşmeye başlıyor olay; yeşil ile zirve yapıyor!

Uçakta izlediğim Arrival geldi aklıma. Kadın elin uzaylısının karşısına çıkmış, elindeki kartonda “human” yazıyor. Uzaylının “bacım ben Arapça biliyorum” diyerek karşılık verdiğini hayal ettim ve anıra anıra güldüm. Siz siz olun, kulakta kulaklık varken sesli gülmeyin uçakta. Lost in Translation

Yemek bende, ben yemekte kaybolurken bağırsak ile mutluluk arasındaki ilişkiyi düşünüyorum ve bir de gezgin siniri. Nervus Vagus’u da küçük okuma grubumuza taşısam mı diye düşünüyorum (**Sevgili S, burayı okuyorsan bu küçük not sana!)

If I am what I eat, then I am eclectic and I am hot!