Waiting for Godot

Geç gelmelerine o kadar aşinaydım ki, başına bir şey geldi mi diye merak etmiyordum bile. Başına tek gelen şey saati unutmuş ve bir yerlerde oyalanmakta olduğuydu. Sonra, bir noktada çılgınlar gibi panikleyecek, gelmek için strese girecekti. İşte tam da o anda trafik yoğun, taksiler dolu, domuşlar çalışmıyor, otobüsler seyrek olacaktı – ve kaçınılmaz son! Trafik suçluydu, öte yandan bu şehrin de öngörülebilir bir trafiği vardı. Planlama onun işi değildi ama öngörüsüne güveniyordum. Zekiydi.

İşte bu noktada sinirim bozuldu. Tepem attı. Sabretmek istemiyordum. Empati kurmak istemiyordum. Beklemek istemiyordum. Hava güzel, manzara Boğaz olsa bile iki saat beklemek için yeterli bir süreydi. İki saat bir dakika sabrımın sınırlarının dışında kalıyordu. İşte bu yüzden gittim. Bu şehir de arkamdan gelmedi. Hikaye bundan ibaret!

*

“Çok sabırlıymışsın” dedi bana Rügenli taksi şöförü, diyelim adı Max olsun, Max. Kırık burunlu, yassı yüzlü, karizmatik bir adamdı. “Hayat bu kadar kısayken, bu kadar çok vakti arafta geçirmek – ilginç; yaşamaktan çok yaşamayı bekliyorsun. Kendi şehrinin trafiğinde iki saat bekliyorsun, havaalanında iki saat bekliyorsun, vize kuyruğunda bekliyorsun, valiz bekliyorsun, taksi bekliyorsun, tren bekliyorsun; trende, uçakta, otobüste, takside hep bir yerlere ulaşmayı bekliyorsun. Burada geçirdiğin zamandan fazlasını yollarda geçiriyorsun. Çok sabırlı bir insansın.”

Sabrın sonu selamet mi, cezaevi mi? Cinayetten veya cinayete teşebbüsten cezaevine düşen mahkumlarla yaptığı çalışmada Acar Baltaş, bu insanların kendilerini “çok sabırlı” olarak gördüklerini ortaya çıkartmamış mıydı? Öte yandan, sabreden derviş muradına erermiş, diyen bir toplumuz biz. Peki neden sabrediyoruz? Bu adama ne diyeceğim ben?

“Klasik gül-diken mevzusu işte” dedim, “seyahat etmeyi seviyorum. Yolu taşınması gereken bir yük yerine bir süreç olarak görünce bakış açın değişiyor öncelikle. Yaratıcı fikirlerin çoğu yolda geliyor aklıma. Günü geliyor, hayatın kendisini bir yol olarak görüyorum. Derdim yok yolda olmakla.” Yine de canımı sıktı bu konu, değiştirmek istedim.

“Üzerine kafa yorduğunuz bir konu olmalı sabretmek. Dövüş sporlarıyla ilgilendiğinizi düşünüyorum, yanılıyor muyum?” Adam bağlantıyı kurup tahminimde yanılmadığımı söyleyen bir baş hareketiyle cevap verdi. “Uzun yıllar evet, kung-fu yapıyordum ama bıraktım.” Bakışını tercüme etsem, “tövbe ettim” diyecekti Türkçe. “Ben de çok isterdim dövüş sanatlarıyla ilgilenmeyi, ne yazık ki vaktim yok” dedim. Eski günlere döndü, gözleri parladı. “Çok güzeldir, zinde tutar insanı” dedi. Sabahın köründe uyanırmış idman için, sonra işten çıkar çıkmaz soluğu spor salonunda alırmış. Kar buz demez koşarmış ormanda. Zıp zıp çıkarmış derin çukurlardan; sadece kol gücüyle çekermiş kendini yukarı halattan. Çok güçlüymüş elleri, kolları, bacakları. Sigara koymamış dudaklarına bu yaşa kadar. Hiç hasta da olmamış. Belki nezle ama yatak döşek olmamış hiç. “Tutkuyla bağlı olduğunuz halde neden bıraktınız peki?” dedim patavatsızlığın zirvesinde. Günün birinde trafikte bunu sıkıştırmışlar. “İtler, köpekler, şerefsizler” diye tercüme ettim bakışını Türkçe’ye. El etmişler, kol etmişler, arabasının önüne kırmışlar, durdurup indirmişler. Tipi kayık, göçmen – burada biraz temkinliydi konuşurken – üç zorba, cüzdanını istemişler bundan. Güzellikle halledelim demiş, olmamış. Polisi aramakla tehdit etmiş, o da olmamış. Adamlardan biri elindeki telefona bir tekme atmış, refüjden uçmuş telefon, kayalıklarda parçalanmış. Demiş ki “etmeyin, eylemeyin abiler”, adamlar tınmamış. “Ben onlar adına endişeleniyordum, onlar kendi adıma endişelendiğimi sandılar” dedi. Üzerine yürüyünce bir tanesi, kendini savunmak için adamın bileğini bükmüş. Bunu gören ikincisi üzerine çullanınca film orada kopmuş. İkinciye bir geçirmiş, adam bir daha ayağa kalkamamış. Polis geldiğinde üçü de yerde kan revan içinde yatıyormuş. “Burnum kırıldı benim de” dedi, “o günü unutmayayım diye yaptırmadım.” “Eyvallah”ın karşılığı yoktu bende, diyemedim – içimde kaldı. Max, Murat olsaydı, annesi yeminler ettirtirdi – “bir daha kung-fu yaparsan sana sütümü helal etmem.” Max’a bu tövbeyi dolaylı yoldan devlet ettirmiş. Cezaevine falan girmemiş meşru müdafaadan ama adamlara tazminat ödemek zorunda bırakılmış. “İki tokat yeterli yere sermeye ama beni o noktaya getirmeyeceklerdi” dedi, “sabretmek iyi bir şey değil, fazla sabretme sen de”.

 

Advertisements