Karanlığın Kalbi

Karanlığın kalbine ilerliyorum demir atımla. Kurz da bu yollardan geçmişti. Hava belki biraz daha aydınlık, belki de biraz daha karanlıktı. Kışın kasveti kendini sezdiriyordu. Her yerden yükselen sızlanmalar trenin homurtusuna karışıyordu. Yol kenarında kurşun kalem ağaçlar yükseliyordu. Biraz tarla, biraz ağaç, birkaç ev. Elbise giydirilmiş sürreal atlar otluyordu bir tarlada. Gözüm takıldı, ufukta kaybolana kadar takip ettim atları. Yaşıyor muydu? İyi miydi? Karşılaşana kadar bilemeyecektim. En son havaalanında haberleşmiştik. Tavuk tarlasında cenge hazırlanıyordu. Herkesin hakkında yanıldığını düşünüyordum. İyi bir çocuktu ve kimsenin buna bir itirazı yoktu. Çoğunluğun ortak kanaati, sessiz sakin biri olduğuydu. İçine kapanık, kendi dünyasının adamı. Buralarda tutunmak için geçersiz iki meziyet.

Beni kocaman bir gülümseme ve büyük bir Käsekuchen ile tren garında karşıladığında çok sevindim. Başkalarını boşverelim, dedim, bırakalım istediklerini düşünsünler. İster tavuk tarlasındaki cengi, isterlerse bizi. “Burası beklediğin gibi değil” dedi, “hatta beklediğinin çok ötesinde.” Haftalardır yalnızdı, beni gördüğüne gerçekten sevinmişti.

Bir belediye ki otobüslerini kurbağa yeşiline boyasın. Neden? O kadar mı renksiz burada hayat? Her zamanki gibi kendimize bir REWE veya EDEKA bulduk. Hangisini bulduğumuzu şu an hatırlamıyorum. Günü kurtarmak bizim işimizdi.

Tarlalarda kırağı, ellerimde çatlaklar. Frost, bir şair, bir yazar olarak değil, iliklerimize işleyen bir yoldaş olarak hep yanımızdaydı. Her yerde donuyorduk. Otobüs duraklarının camlarında buz kristallerine bakıp, mutluluğun resmini yine doğa çiziyor, diyordum. Her defasında önce burnum donuyordu, sonra parmak uçlarım. Parmaklarımı hissetmediğim noktada çılgınca panikliyordum. Onları kaybediyoruz Kurz!

Sakin olmamı söylüyordu. Daha soğukları da görmüştü, bir şekilde hayatta kalınıyordu. Gözlükleri mi var? Hep takıyor muydu? Açık bir restoran bulduğumuzda içeri dalıyor ve çorba içiyorduk. Allah için çorbaları iyiydi, iyi geliyordu. İliğimiz kemiğimiz ısındığında yeniden yola koyuluyorduk. Pekala Patron! Buraların hakimi sensin. Götür beni gittiğin yere. “Fulda aslında güzel bir yer” diyor bana sesi titreyerek, “keşke gün ışığında görebilseydik”. İkimiz de farkındayız öyle bir şansımızın olmadığının. Gündüz başkalarına ait. Onlar Fulda’nın sıcak yüzünü de görebilirler ama biz asla. Eksi beşin hissedilir eksi on beşi bizim payımız. Her yerde ve her zaman böyle oldu.

Hansa Keller yerin altında bir Balkan sığınağı. Güzel yemek, tıka basa yemek yemek. Masayı öyle bir donattık ki yer kalmadı. Tavuklarla savaş uzun sürüyor. Bilgisayar oyunu gibi değil. Tomatencremesuppe ve yanına hatırlayamadığım bir et sote. Kurz’un tabağı daha iştah açıcı duruyor. Kurz olduğu için mi, yoksa sadece başkası olması yeterli mi? Manastıra kadar yürüyüp oradan dönelim dedi bana. Nedir bu Schloss derdi anlamıyorum. Bahnhof’da takılabilirdik. Oradan bir iki insan geçerdi en azından. Patron sensin! Taşra sevgisi yoğurdunun böğürtlenlisinin içine yulaf kepeği karıp şahane bir gece yarısı atıştırması yaptım kendime. Az ileride bize göre bir kasaba var, adı Huzur Yok. Gittiğimiz takdirde Zeus’a kadar şikayet edilebiliriz. Şimşekleri bekliyoruz, henüz üzerimize inmediler. Acı yok! Käsekuchen bulabildiğimiz sürece soğukla mücadele edebiliriz. Keşke kar yağsaydı, ayak izlerimizi belli etmeden karda yürüyüp insanları şaşırtabilirdik. Şaşırmaları için insanların önce sokaktan geçmeleri gerekiyor tabi. Bizi anlamalarını beklemiyorum, sadece anlaşılmadıklarını anladıklarında seslerini yükseltip bize bağırmasınlar yeter. Karanlığın kalbinde anlaşılmak ütopik bir şey. Bunu en iyi Kurz bilir.

Advertisements