O sensin

Anlatılanlar kısmen gerçek olaylara ve kişilere dayanmaktadır.

Quid rides de te fabula narratur

Anlatılan senin hikayendir. Sen, Bostancı oto sanayide çalışan Hayri Usta da olabilirdin ama Almanya’nın “Hakiki Şeyler” kasabasında doğmuşsun. Belki sırf bu yüzden altılı yerine golf oynuyorsun. Ama bu, sen güldüğünde tüm kara bulutların dağıldığı ve güneşin tüm sıcaklığıyla ve D vitaminiyle içimize işlediği gerçeğini değiştirmeyecek. Seni seviyoruz. Kadın milleti olarak, seni ve senin gibileri Allah’ın birer lütfu olarak görmeye, görüp tanıdığımız her yerde kadrini ve kıymetini bilmeye yeminliyiz. Bizlerden birine, üstelik iyicesine, denk geldiğin için şanslısın. Umarım Afrika’da gittiğiniz yerde sizi çeçe sinekleri ısırmaz ve yüz yıl uyumak zorunda kalmazsın. Ama ben eminim ki, uyuyan güzel olsan ve başka bir çağa uyansan da, sen sen oldukça ve güldükçe o çağı da tılsımlayacaksın.

Senin gibilerden çok yok ama ben bu ömürde bir eşin benzerine denk geldim. Yıl 2007, yer Berlin idi. O da senin gibi küçük yer çocuğuydu. Kabına sığamamış, büyük şehirde almıştı soluğu. Şehrin yaralı sokaklarında nöbet tutan bir hastabakıcıydı. Part-time balet, part-time kick-boxçu. Lankwitz’de, klasik bale dersinde tanışmıştık – Madam Margot’nun sınıfında. Kuğular arasında paçalı bir tavuk – hissettiğim ve hissettirildiğim buydu, yine de tüm gayretimle çabalıyordum. Katıldığım ikinci dersten sonra yanıma gelip “bacaklarını çalıştırmalısın” demişti. “Bilmediğim bir şey söyle bana” deyip gülmüştüm. İçim kan ağlarken gülmek konusunda epey iyiydim. “Seni çalıştıracağım” demişti yüzüme bakmadan. Kendi kendine aldığı bir karardı, izin falan istemiyordu. Böylece her ders sonrasında bir yarım saat daha kalmaya başladık. Jetée‘ler, pirouette en dedans‘lar, fouette en tournant en dehors‘lar – kısacası kan, ter ve göz yaşıyla geçen, daha doğrusu geçmek bilmeyen dakikalar. Repetto’dan aldığım silikon içlikler parmaklarımdan sızan kanı emiyordu ama yine de puantlarım lekeleniyordu. Yüzümü bir kez bile düşürmez, hep gülümserdim. O da durması gereken yeri hep bilirdi. Buzlu merdivenleri çıkarken dizlerim tutmazdı, o noktada kedi gibi sokulur, koluma girerdi.

Kulağımda kulaklık, üzerimde pelerin, gecenin üçünde yollara dökülürdüm. Sybelstrasse’den Savignyplatz’a. Pek uzun olmayan ama gecenin üçünde yürünmesi gerekmeyen bir yol. Fikret Kızılok’un saatleriydi ama ben Sezen Aksu dinlerdim. Her gece, aylar boyunca aynı albüm “Düğün&Cenaze”.

Yürürdüm Berlin’in sokaklarında, geçmişin dokusuyla, yasemin kokusuyla, ayrılık korkusuyla… Schwarzes Cafe’de buluşurduk, çünkü yirmi dört saat açık mekanlar tek tüktü o zamanlar. Mesaisi biter bitmez damlardı. Kitabımla, kahvemle ve kocaman bir gülümsemeyle karşılardım. Savignyplatz, bir Berlin kışı için yeteri kadar hüzünlü bir mekan. Arkasını getiremeyeceğim hikayelerimin Maria Puder’ini Berlin’e ve kalbime gömdüm. Başka bir zaman, başka bir başka yazıda belki yine sızacak bu satırlara.

Sana benzeyen, benzemeye meyleden her adamda çıkartıp şöyle bir parlatıyorum hafızamdaki gülüşünü, bakışını. Artık içim sızlarken gülmüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

Advertisements