TBT

İlk defa geliyorum bu şehre ama sokakları tanıdık geldi. Durup dururken Erman’ı hatırladım; yüreğime bir fil çöktü yine. Erman mı kim? Sen tanımazsın; eski kocam olur. Şaşırma! Çoğu kimse de bilmez zaten. Kendisinin bile hatırladığından şüpheliyim. Üç günlük koca mı olur deyip ben de silmiştim kendisini. Hayat işte! Süpürdüğün toz, başka şehrin sokaklarında gözüne kaçıyor. Ne meraklıymışsın dedikoduya – tamam anlatacağım; hele önce şu pastaneye uğrayıp Käsekuchen’larımızı söyleyelim.

Yıllar önceydi. Kaç yıl olduğunu karıştırma şimdi. Ankara’ya taşındığım sene dört kız bir evde kalıyorduk. Bir Cuma akşamı kendime bir yorgunluk çayı demleyip kitabımla beraber kanepeye çökmüştüm ki Zeyno pata küte salona daldı, “çabuk toparlan hadi! SSK’ya gidiyoruz” dedi. Benim elim ayağım boşaldı, betim benzim attı. Birine bir şey oldu sandım. Bendeki paniği görünce Zeyno’yu bir gülme aldı, “zavallı İstanbullu! SSK’yi yanlış anladı” diye dalga geçti. Bu vesileyle öğrenmiş oldum Ankaralılar’ın SSK algısını. Hoşdere’de işe çıkacak gibi giyindik süslendik, yoldan otostop çektik, Kızılay’a kadar bizi atacak birini bulduk. Oradan yürüyerek SSK’ya geçtik; Gölge’de bilmem kimler çalıyordu. Kaç bira, kaç şarap sonraydı hatırlamıyorum, Erman yanımda dikiliyordu. Sigara dumanı arasından flu karizması ve hırıltılı sesiyle beni o saniyede tavladı. “Senin hakkında “erkekleri sevmiyor” diyorlar; ne diyorsun?” diye sordu. Normalde köpürecekken ona dönüp otuz iki dişimle güldüm, “sanırım onlar da bana bayılmıyorlar” dedim. Valla gençken salak oluyor insan, onun üzerine bir saat incir çekirdeğini kurutacak muhabbetler çevirdik. Zeyno eve döndü, biz kelle paçacıda sonlandırdık geceyi. Gençken salaklık da bulaşıcı oluyor sanırım; o geceden sonra üç ay aşık gezdik. Dersler, işler, güçler, hepsi kaldı. Günlerden bir gün dedi ki, “evlenelim mi?”, dedim “neden olmasın. Bir de bunu deneriz.” Aileleri ikna edemeyeceğimize ikna olup onları sürece karıştırmamaya karar verdik. Daha bugün bile bilmez bizimkiler evlenip boşandığımı. Bir gün nüfus dairesine gidip şok olmalarını bekliyorum. Eylem’den istedim şahidim olmasını, Erman da Mustafa’ya sordu. Üç beş kişiye haber verdik. Bir tanesine sabah kuaförde haber verdim hatta. Çok sade bir merasim oldu. Sarı bir elbise, beyaz dantelli bir şapka, bir de kasımpatıdan gelin buketi. Mustafa’nın arabasına kurdele bağlamışlar; ona doluştuk altı kişi. Bir o kadarı da Biricik’in arabasına bindi. Hepi topu 12 kişiydik anlayacağın. Düğün yemeğini Tavukçu’da yedik, hesaplar bölüşüldü. O denli parasızdık. Sonrasında Yusuf Hoca’nın asistan evine misafir olduk. İki üç ay daha canım cicim, balayı. Sonrasında hayat geri döndü. İşler, güçler, dersler. Erman kendine bir iş, iş de ona bir proje buldu. Yollar göründü. Bana danışmadan, ne derim ne yaparım sormadan atladı gitti Erbil’e. Orada film koptu. Birbirimize hangi hızla çekildiysek birbirimizden o hızla uzaklaştık. Meşrebimizde vardı tutku; ayrılığımız da evliliğimiz kadar sürprizli oldu. Üzülen üzüldü, ağlayan ağladı, pişman olan pişman oldu. Alınan kararlardan, verilen sözlerden geri dönmeyecek kadar gururlu ve boştuk. Facebook da yoktu, hafiyelik yapamadık birbirimizin hayatına. Gözden ırak olan, gönülden ırak oldu. Gökten üç elma düştü, Käsekuchen bitti, bu hikaye de sonlandı. Hadi bakalım, şimdi yolumuza devam!