O sensin

Anlatılanlar kısmen gerçek olaylara ve kişilere dayanmaktadır.

Quid rides de te fabula narratur

Anlatılan senin hikayendir. Sen, Bostancı oto sanayide çalışan Hayri Usta da olabilirdin ama Almanya’nın “Hakiki Şeyler” kasabasında doğmuşsun. Belki sırf bu yüzden altılı yerine golf oynuyorsun. Ama bu, sen güldüğünde tüm kara bulutların dağıldığı ve güneşin tüm sıcaklığıyla ve D vitaminiyle içimize işlediği gerçeğini değiştirmeyecek. Seni seviyoruz. Kadın milleti olarak, seni ve senin gibileri Allah’ın birer lütfu olarak görmeye, görüp tanıdığımız her yerde kadrini ve kıymetini bilmeye yeminliyiz. Bizlerden birine, üstelik iyicesine, denk geldiğin için şanslısın. Umarım Afrika’da gittiğiniz yerde sizi çeçe sinekleri ısırmaz ve yüz yıl uyumak zorunda kalmazsın. Ama ben eminim ki, uyuyan güzel olsan ve başka bir çağa uyansan da, sen sen oldukça ve güldükçe o çağı da tılsımlayacaksın.

Senin gibilerden çok yok ama ben bu ömürde bir eşin benzerine denk geldim. Yıl 2007, yer Berlin idi. O da senin gibi küçük yer çocuğuydu. Kabına sığamamış, büyük şehirde almıştı soluğu. Şehrin yaralı sokaklarında nöbet tutan bir hastabakıcıydı. Part-time balet, part-time kick-boxçu. Lankwitz’de, klasik bale dersinde tanışmıştık – Madam Margot’nun sınıfında. Kuğular arasında paçalı bir tavuk – hissettiğim ve hissettirildiğim buydu, yine de tüm gayretimle çabalıyordum. Katıldığım ikinci dersten sonra yanıma gelip “bacaklarını çalıştırmalısın” demişti. “Bilmediğim bir şey söyle bana” deyip gülmüştüm. İçim kan ağlarken gülmek konusunda epey iyiydim. “Seni çalıştıracağım” demişti yüzüme bakmadan. Kendi kendine aldığı bir karardı, izin falan istemiyordu. Böylece her ders sonrasında bir yarım saat daha kalmaya başladık. Jetée‘ler, pirouette en dedans‘lar, fouette en tournant en dehors‘lar – kısacası kan, ter ve göz yaşıyla geçen, daha doğrusu geçmek bilmeyen dakikalar. Repetto’dan aldığım silikon içlikler parmaklarımdan sızan kanı emiyordu ama yine de puantlarım lekeleniyordu. Yüzümü bir kez bile düşürmez, hep gülümserdim. O da durması gereken yeri hep bilirdi. Buzlu merdivenleri çıkarken dizlerim tutmazdı, o noktada kedi gibi sokulur, koluma girerdi.

Kulağımda kulaklık, üzerimde pelerin, gecenin üçünde yollara dökülürdüm. Sybelstrasse’den Savignyplatz’a. Pek uzun olmayan ama gecenin üçünde yürünmesi gerekmeyen bir yol. Fikret Kızılok’un saatleriydi ama ben Sezen Aksu dinlerdim. Her gece, aylar boyunca aynı albüm “Düğün&Cenaze”.

Yürürdüm Berlin’in sokaklarında, geçmişin dokusuyla, yasemin kokusuyla, ayrılık korkusuyla… Schwarzes Cafe’de buluşurduk, çünkü yirmi dört saat açık mekanlar tek tüktü o zamanlar. Mesaisi biter bitmez damlardı. Kitabımla, kahvemle ve kocaman bir gülümsemeyle karşılardım. Savignyplatz, bir Berlin kışı için yeteri kadar hüzünlü bir mekan. Arkasını getiremeyeceğim hikayelerimin Maria Puder’ini Berlin’e ve kalbime gömdüm. Başka bir zaman, başka bir başka yazıda belki yine sızacak bu satırlara.

Sana benzeyen, benzemeye meyleden her adamda çıkartıp şöyle bir parlatıyorum hafızamdaki gülüşünü, bakışını. Artık içim sızlarken gülmüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

You are what you eat

İçinde ne olduğunu bilmediğin sürece yemesi kolay oluyor. Kapat gözünü ve tadını çıkart. İlle de teşhis edeceksen, şurada yüzen şey soya filizi mesela. Az ötede bir mantar tespit ettim, onun altında gizlenen yeşillik de brokoli olmalı. Onlar ve daha fazlası, acı değil ama keskin olarak tanımlayabileceğim bir yeşil curry sosunun içerisinde yüzüyorlar. Sosun adı yeşil ama kendisi beyaza kaçıyor. Ortalıkta panik yaratacak bir fevkaladelik yok. Almanya’da herşey – sürprizlerle dolu Uzakdoğu mutfağı bile – kontrol altında.

“Güven iyidir ama kontrol daha iyidir” diyor hoca. İki dudağının arasına bakıyorum; ne demeye bunu bana söylüyor? Daha kötüsü “sana güvenmiyorum” olurdu ama onu demediğine göre, ki güvenmiyor olsa lafını sakınmazdı, durum idare edilebilir.

Gözümü kapatıp geri dönüyorum yirmi yıl sonrasının Almanya’sına. Durum değişmemiş. “A= gluten içerir, B=fıstık içerir, C=soya ve türevleri…” Menünün arkasındaki uyarıları  okurken kafamda Candan Erçetin çalıyor, “ehlileştirdin ve daha bir sürü şey!”

İçimdeki derin boşluğu yemekle doyurmak aklıma gelen ilk şey değildi. Alışverişe dadanacaktım; kararlıydım. Arkadaşın pek haklı olarak “mecburiyet caddesi” dediği König Strasse’yi bir aşağı bir yukarı yürürken umutuzluğun pençesine düştüm. İçine girebileceğim elbiseleri satan dükkanların sayısı pek azdı. İricanlar ülkesi Almanya’da bile bir avuç mağaza. İçlerinden zevkime uygun kıyafetler bulabileceğim bir, bilemedin iki tanesi. Bunların alım gücümle eşleşme durumu – sıfır.

En son Globetrotter’da kendime XL uyku tulumu bakmaya başlamıştım. Gitmeyeceğim kamplarda beni sıcacık tutacak yeşil başlı gövel ördek tulumla bakıştık ve ona dedim ki, “sen başkasının yarisin”. Gözümün ve gönlümün kaydığı Scarpa ayakkabılarla da uzaktan vedalaştıktan sonra kendimle yüzleştim. Bu boşluk böyle dolmayacaktı!

Yaşasın yemek yemek! Bir kez helalleşince, gerisi kolay. Stuttgart’ın tüm dönercileri, burgercileri, sushicileri, pastaneleri, McDonalds’ları önüne seriliyor. Her köşeden “Beni ye!” sesleri yükseliyor. Curry wurst mu gömsem, yoksa tatlı patates kızartması mı? Yoldan çıkmışken çıtayı yükseltip Hans im Glück’e mi sapsam? O kadar değil –  U dönüşü yap, Asia Imbiss’e gir Alice!

İşte kendimi burada böyle buldum. Restorandaki Hintli çift ve Koreli kız bakışlarımdaki şaşkınlığa anlam veremediler. Restoranın sahibi masalardan birinde akşam yemeğini yiyiyordu, “sen ne yiyeceğini seç, otur bir yere, gelicem ben” dedi. Yemek yiyebilmek için şefin yemeğini bitirmesini beklemek bana yeniydi, menüdeki 112 yemek de öyle. “Siz tatlı faslına geçin isterseniz, ben henüz seçemedim” dedim adama. Biraz bozuldu. İroni yapmıyordum oysa!

Feleğinin şaşmasını istemiyorsan Thai körilerini Ampelmann kafasıyla yorumlamayacaksın. Yeşil deyince orada bir duracaksın mesela! En hafif köri sarı olanı; kırmızı ile biraz keskinleşmeye başlıyor olay; yeşil ile zirve yapıyor!

Uçakta izlediğim Arrival geldi aklıma. Kadın elin uzaylısının karşısına çıkmış, elindeki kartonda “human” yazıyor. Uzaylının “bacım ben Arapça biliyorum” diyerek karşılık verdiğini hayal ettim ve anıra anıra güldüm. Siz siz olun, kulakta kulaklık varken sesli gülmeyin uçakta. Lost in Translation

Yemek bende, ben yemekte kaybolurken bağırsak ile mutluluk arasındaki ilişkiyi düşünüyorum ve bir de gezgin siniri. Nervus Vagus’u da küçük okuma grubumuza taşısam mı diye düşünüyorum (**Sevgili S, burayı okuyorsan bu küçük not sana!)

If I am what I eat, then I am eclectic and I am hot!

Mürdüm teyze

Pyrmont’da herhangi bir cafe ama şimdilik biz ona Cafe Müller diyelim. Sakinlerinin sevdiği, sakin bir mekan. Kuchenları güzel, kahveleri güzel, atmosferi güzel. Her gelen baristayı tanıyor ya da tanırmış gibi davranıyor.

“Günaydın Christian, bana bir cortado lütfen”

“Çoluk çocuk iyi mi Christian? Bir duble espresso alabilir miyim?”

“Geçen gün yediğim Käsekuchen enfesti Christian. Bugün var mı?”

Christian’la aynı liseye gitmişiz gibi selamlaşıp cam kenarındaki masaya yerleşiyorum. Derken içeri yaşlı bir teyze giriyor. Christian’ı selamladıktan sonra teklifsizce masama oturuyor. Bütün yaşlı teyzeler gibi meraklı. İstekli olup olmadığıma aldırış etmeden beni soru yağmuruna tutuyor. “Neden senin başın kapalı? Ne zamandır baş örtüsü takıyorsun?” Sorular Cafe Müller’de çınlıyor. Gençlerden bazıları utanarak başlarını öne eğiyorlar. Birisi, bu patavatsızlığa müdahale edecek oluyor, başımla durduruyorum – herşey kontrol altında. Teyzeye dönüp bunun kendi seçimim ve inancım olduğunu söylüyorum. Bu hamleden sonrası kritik. Ya polemiğe gireceğiz ya da sohbet barışçıl bir tonla devam edecek.  Teyze, benim rahatlığımdan hoşnut; kendini daha bir rahat hissediyor. “Sorularım bazılarına patavatsız geliyor ama özrüm yaşlılık. Çok unutuyorum ve çok merak ediyorum. Herşeyi sorma ihtiyacı duyuyorum. Bazen düşünüyorum, utanır mı? Merakımı yatıştırmak ağır basıyor her seferinde. Kendimi tutacak değilim. İstemeyen cevaplamaz.” Nefesini tutmuş gençler derin bir soluk alıyorlar.

Niyet önemli! Önce onu anlamak lazım. Zamanla öğrendim bunu. Dikenli kirpi olup sürekli savunma modunda beklemek beni de yoruyor. Bir kez bıraktım ve rahatladım artık.

Teyzenin saçlarının yarısı beyaz, yarısı mürdüm rengi. Ya özel bir tasarımcıyla çalışıyor, ya da boyarken yarısını unutmuş. Boyanız mı bitti diye sormuyorum; genç olduğum için aynı rahatlıkta olmam hoş karşılanmaz. Derin sohbet ihtiyacında değilim, kafamı laptopa gömüyorum. “Çalışmanı bölüyorum değil mi?” diye soruyor. “Az biraz çalışmayı istiyordum ama önemli değil” diyorum. Zalando’dan ayakkabı bakmak bekleyebilir. Israrla ara vermemi bekliyor; kafamı çevirir çevirmez başlıyor anlatmaya.

36’lıymış ve hayatı boyunca hep Pyrmont’da yaşamış. İki oğlu varmış. Birini kaybetmiş 2010’da. Eli titreyerek cebinden bir fotoğraf çıkartıyor. İnce bıyıklı, 70lerden kalma bir adam gözlerimin içine bakıyor. Gözler ruhun aynası demiyorlar boşuna; ruhu ruhumu görüyor fotoğraftan. Mürdüm teyzeye fotoğrafı geri uzatıyorum; bakıyorum gözlerinden incecik yaşlar süzülüyor. Diğer oğlu boşanmış; onun yanına tanışması için ısrar ediyormuş ama kim gidermiş bu saatten sonra Hannover’e? “Hem iki kedisi var onun” diyor, “tüy yutarım falan”. Bu saatten sonra tüy yutsan ne oluyor, diye geçiriyorum. Kendi gaddarlığım şok ediyor beni. Doktorlar D vitaminini eksik bulmuşlar. Verdiği kapsülleri kırıp ekmeğinin üzerine yağ niyetine sürüyormuş sabahları. Bunu dedikten sonra uyuyakalıyor. Şaka mı gerçek mi anlamıyorum; gençlerden biri kaş gözle “normal” diyor. Uykusu çok sürmüyor; uyandığında ölen oğlundan bahsetmeye devam ediyor. Kurklinik’in sahibinin yeğeniymiş. Amcası işleri ona devretmiş, ancak o dönemler işler o kadar kötüye gitmiş, o kadar kötüye gitmiş ki delikanlı kaldıramamış. “Dayanamadı” diyor, büyük bir günah işlenmiş gibi sesini kısıyor, kulağıma fısıldıyor, “canına kıydı.” “Çok karanlık günlerdi” diyor, acısını omuzlarımda hissediyorum. Nasıl bir teselli verebilirim ki ben Mürdüm Teyze’ye? “Zaman herşeyin ilacı” desem, Pyrmont’da zaman akmıyor ki!

 

 

 

 

 

Başı sonunu tutmayan gezi yazısı

Bad Pyrmont’u keşfetmek için önce Hannover (evet, Hanover’in doğrusu bu) havalimanından S5 trenine biniyoruz. S trenleri şehir içi hızlı ulaşımı sağlamak ve banliyöleri merkeze bağlamak için icat olmuşsa da burada durum biraz farklı. S5 buradaki iki büyük merkezi, Hannover ve Paderborn’u ve aralarındaki irili ufaklı şehirleri birbirine bağlıyor. Trenler yarım saat arayla kalkıyor, ancak yapılan anonslara dikkat etmekte fayda var. Bazen bir trenin tüm vagonları son durağa kadar gitmiyor. Kendinizi Paderborn yerine Hameln’de bulmamak için baştan doğru vagonda oturduğunuza emin olun. Anonsların sadece Almanca yapılması gibi bir sorun var (Almanların kendi memleketlerinde Almanca kullanmalarının sorunlu bir tarafı yok, sadece dil bilmeyen turistler ve göçmenler bu anons sonrasında tuhaf bir el kol dansına başlıyor). Siz de anlamakta güçlük çekiyorsanız yanınıza oturan kişiyi kibarca dürtün, işaret parmağınızla yeri gösterin ve sesinize soru tınısı ekleyip “Paderborn?” deyin, sizi anlar.

Benim durumunda trenin vagonlarının Hameln’de ayrılmasını bekledik. İçimden trenden inip bu şehri gezmek geçti. Ne de olsa kavalcının kenti. Hameln, “Pied Piper of Hamelin”, Almancasıyla “Rattenfänger von Hameln”, Türkçesiyle “Fareli Köyün Kavalcısı”nın geçtiği yer. Masalın kökeni, Grimm’in kaydettiği tarihin çok öncesine, 13.yy’a dayanıyor. Büyü bozumuna uğramak istemeyenler aşağıdaki paragrafı pas geçsinler.

Masalın sonradan birleştirilmiş iki farklı söylenceden oluşturulduğu düşünülüyor. Bunların ilki, fareleri kentten uzaklaştıran kahramanı (çünkü Ortaçağın meşum vebalarının vebali farelerin boynunda), ikincisi ise kentin çocuklarını toplayıp götüren haini anlatıyor. Çocukların toplanıp götürülme hikayesi, Germanların Doğu takıntısının Ortaçağ tezahürü ve 19.yy muadili “Drang nach Osten”a göre daha sert geçen “Ostsiedlung” ile ilişkilendiriliyor.

Hameln’i masalıyla beraber geride bırakıyor ve Aşağı Saksonya’nın sınırına dayanıyoruz. Tren, Bad Pyrmont’un yanından geçip giderken yüreğimiz bir ağzımıza geliyor ve bir an “ya durmazsa” paniğini yaşıyoruz. Çok şükür tren duruyor. Bizi valizlerle yarım saatlik bir yürüyüş bekliyor. Taksi de kullanabiliriz ama şehri keşfetmenin en iyi yolunun taban turizmden geçtiğini biliyoruz. Pyrmont’un Almanca’yla ilgisini çözemiyoruz, Almanların da çözebildiğini düşünmüyoruz. Pirren, çiselemek, gibi bir şeyler geveliyorlar. Hava da yağmurlu olduğu için, doğru olmasa bile duruma uygun bir isim olduğunu düşünüyoruz.

Bad Pyrmont şifalı sularıyla ünlenmiş bir terapi merkezi. Şehrin şifalı kaynakları Romalılar zamanından beri biliniyor. Buranın ünlü ziyaretçileri arasında Goethe, Herder, Lessing ve Leibnitz de var. Onlarla aynı yollarda yürüdüğümüzü düşününce içimiz bir tuhaf oluyor, hemen havaya giriyoruz. Turizmin henüz icat olmadığı yıllardan 1556’da, Avrupa’nın dört bir yanından on bin hastanın Pyrmont’a akın ettiğinden bahsediliyor. Sonradan bu bahisten etkilenip şifa bulmak için bu şehre gelenlerden biri de Goethe. 1801’de Jena’da üşütüp soğuk ciğerlerine inince oğlunu ve muhasebecisini alıp Pyrmont’da “Am Hylligen Born, Nr.6”ya yerleşiyor. Burası 1668’de oluşmaya başlayan “Brunnenstrasse”nin bir ucu; 1923’de yapılan Brunnentempel’in hemen yanıbaşında yer alıyor. Yine bu meydanda bulunan Haus Uslar, 1818’de inşa ediliyor.

1526’da inşa edilen kalenin kalıntıları üzerine 1706-1710 yılları arasında bir saray inşa ediliyor. Schloss Pyrmont şimdilerde müze. Şehirde tek bir tane bile AVM olmadığı için buranın AVM’ye çevrimesinin mantıklı olacağını düşünüyoruz. Schloss manzaralı bütün evlerin ya otel, ya pansiyon ya da huzur evi olması da bu savımızı güçlendiriyor.

Şehrin bu dokusunun ikinci dünya savaşına rağmen bozulmamasının nedenini merak ediyoruz. Savaş sırasında, kentin askeri hastaneye çevrilmiş ve bu nedenle kalıcı hasarlar almadan savaşı atlatabilmiş olduğunu öğreniyoruz.

Bad Pyrmont, sakinleri ve binalarıyla tarih kokuyor.

Sauna Adabı

Alışmadık götte don durmazmış. Aha donla durulmayacak yerde biz tersini yaptık hacı. Yine ters köşe olduk. Otelde sauna varmış, gidip görelim dedik. Eşek kadar bornoz asmışlar tuvalete; sanırsın memlekette herkes iki metre. İçinde kaybolduk. Gıli Gıli bana bakıyor, ben ona. Derken bir gülme tuttu ikimizi. Bir bornoza ikimiz sığardık zorlanmadan. Mayoları giydik içimize. Sakil kaçar diye bir geçirdim ama malzeme neyse ortada. Anamızın karnından saunaya doğmadık. İndik aşağıya, baktık kimseler yok. Rahat rahat keşfe çıktık odaları. Birinden içeri kafayı soktum. Anam, göz gözü görmüyor, nefes alamıyorum. İki saniyede şıpır şıpır terledim, boncuk boncuk çıktım dışarı. “Buhar Odası” yazıyormuş kapıda. Önceden okusana şunu! Ben yine uzatırdım kafayı, o ayrı. İkinci odaya gelmeden açıklık bir alan gördük; yarım ay şeklinde duşlar. Ayakları yıkamak için yer yapmışlar; sıcak soğuk suyu ayrı ayrı karıştırıyorsun. Sol tarafa şezlonglar koymuşlar. Üzerlerinde battaniye vardı, anlam veremedik. Kaldığımız odalarda battaniye yok; donuyoruz geceleri. Gıli Gıli kaş gözle “yürütelim” yaptı; “çıkınca hallederiz” çektim. Duvara eşek kadar pano yapmışlar. Adabı nedir bu işin, okuduk öğrendik. Önce abdest alacakmışın, sonra yıkanıp kurulanmak gerekirmiş. Ayakları ılık suya sokacakmışın. Pür-i pak olunca destur ile girecekmişin. Yatmak serbestmiş ama istemiyorsan oturabilirmişin de. Öyle uzun uzadıya kalmayacakmışın. On beş dakika içinde bir çıkıp dolanmak lazımmış. Dolanmadan önce soğuk bir duş alıp üzerine de bir bardak soğuk su içecekmişin. Soğuk suyu canım çekti, ondan yazdım. Ona gerek yok. Raconuna göre takılalım dedik, bir bir yazılanları yaptık. Girdik içeri bekliyoruz. Bir sus pus olduk ikimiz de, sanki türbedeyiz. Konuşuluyor mu burada bak onu yazmamışlar. Ne olacak? Bekliyoruz. On dakika geçti, bir gram terlediysek hepsi o. Derken kapıda insanlar belirdi. Baktık hepsi dal taşak içeri giriyorlar. Havluları serdiler üstümüze yattılar. Gıli Gıli şok; beni bir gülme tuttu. Sonra gacılar girdi içeri. Memeler fora, önleri kıllı kıllı. Onar da altımıza yattılar. Biz arada kaldık mı mayolarla. Yirmi dakika geçti kalkamıyoruz.Gitmiyorlar bir türlü. Sırılsıklam olduk, tahtalara geçti sularımız. Gacılardan biri Gıli Gıli’nin kulağına bir şeyler fısıldadı. Çıkışta sordum ne dediğini. “Kapının yanında havlu var, bir daha onu alıp altınıza serin. Mayoya lüzum yok” demiş. Donun durmayacağı yere de donla girdik ya! Yine tutturamadık. Bu da gol değil!

 

 

 

Youth

Pek sevgili Jane,

Burayı görseydin beraber ağlardık seninle. Köşesi bucağı nostalji bu kentin. İki ayaklı nostaljiler yürüyor her yerde. Nostaljiye meraklı bünyemizi birkaç yıl doyurmaya yetecek kadar malzeme var. Burnumun direği sızlayarak dönüyorum her köşeyi. Diğer köşede yine bir nostaljiye tosluyorum. Kafamı nereye çevirsem nostalji görüyorum. Ufuk çizgisine kadar kaybolmuyor nostalji. Elli yıl önce de durum farklı değildi bence, hatta belki yüz elli yıl önce bile. Bu kent, insanların nostalji arzusundan doğmuş; ondan besleniyor.

Otel odasından Kurpark’da yürüyen, daha doğrusu yürümeyi deneyen yaşlıları izlerken gözümün önünde bir tez başlığı beliriyor, „Bir yaşlı mıknatısı olarak kaplıcalar“. Hepsi de benden mutlu görünüyorlar. Benden kesinlikle daha sosyaller. Utanmasam kıskanacağım.

„Youth“daki Rachel Weitz olarak kendimi hayal etmek hoşuma gitse de, gerçekte Bad Pyrmont’un beş yıldızlı otelindeki Züğürt Ağa’yım. Yaşlı ve zengin Almanların arasındaki çulsuz Türk. Önceki günkü restoran faciası sonrasında, Penny marketinden aldığım öte beriyi gizli saklı odaya çıkartıp pencere kenarında kemiriyorum.

Restoran hikayesini sana kısaca özetleyeyim. Çok acıkmıştım. Sabah kahvaltısının tepeleme üç tabağı etkisini yitireli çok olmuştu. Midem gurulduyordu ve hava beni markete gitmekten caydıracak kadar soğuktu. Bilseydim yağmur altında titreye titreye gider gelirdim, o ayrı! Restoran, kapılarını açar açmaz karşısında beni buldu. Yüzümde kocaman bir tebessümle üç garson tarafından kapıda karşılandım. Garsonlar gülmüyordu.Tepeden tırnağa süzüldüm, notum verildi, iyi gitmediğini anladım ama yüzümü düşürmedim. Garsonların ele başı, nereden çıkarttığını bilmediğim ve bana yoklama defterini anımsatan kocaman bir rezervasyon listesini burnuma dayayıp „oda numaranız?“ diye sordu, orada adımın olmadığını bal gibi biliyordu. „Yemek yiyecektim, bir masa gösterir misiniz?“ dedim. Almanca konuşmak nezaketini göstermeseydim keşke. Adam adım listede olmadığı halde yemek yemeye nasıl cüret ettiğime anlam veremediğini belirten bir bakış fırlattı. İkinci kıdemli garson Türk’e benziyordu, bakışı „Yürek mi yedin kardeşim sen“ der gibiydi. Üçüncüsü belli ki en çaylak olanıydı, beni önüne kattı ve salonun en ucunda, tuvaletin kenarındaki masaya ilerledik. Menü ışık hızıyla geldi; içini açtığımda gözümde şimşekler çaktı. Hesapla beraber sol böbreği de vermemek için en ucuz çorbayı söyledim. Sonrasında ne almak istediğim soruldu, „sadece çorba“ dedim. Sadece çorba, kulaktan kulağa yayıldı. Sadece çorba içmek isteyen bu kadını görmek için bütün garsonlar önümde gizli bir geçit töreni yaptılar. Çorba geldi; yanına ekmek isteyip istemediğim soruldu. Evet diyemedim. Ekmeği banıp yiyeyim ki karnım doysun, diyemedim. Garson gitti, çorbayla ben kaldık. Allahtan çorba büyüktü. Ye ye bitmedi. Hesabı istediğimde benim garson, sadece çorba içmemle dalga geçti. Sonra dalga geçtiğine üzüldü, kendisinin de akşamları böyle geçiştirdiğini söyledi. Gözümün şnitzele takıldığını ama ağır geleceğini düşündüğüm için seçmediğimi söyledim. Bu yalanı ikimiz de yutmadık. Hesabı ödedikten sonra para üzerini epeyce bir süre bekledim. Diğer müşteriler restoranı doldurmaya ve sipariş vermeye başlamışlardı. Beni tekrar keşfetmeleri için oturduğum bölüme kadar insanların gelmesi gerekti. Sadece çorba içip hesabı da ödemeden kaçan kişi olmamak için sabırla bekledim. Nereye kaçabilirdim ki zaten, yerim yurdum belliydi.

O günden beri restoranın olduğu kanada uğramıyorum. Uzun romantik yürüyüşler yapan ve akşam yemek yemeyen kız olarak birinin hafızasında her eder miyim bu şehirde? Hiç sanmıyorum.

Karanlığın Kalbi

Karanlığın kalbine ilerliyorum demir atımla. Kurz da bu yollardan geçmişti. Hava belki biraz daha aydınlık, belki de biraz daha karanlıktı. Kışın kasveti kendini sezdiriyordu. Her yerden yükselen sızlanmalar trenin homurtusuna karışıyordu. Yol kenarında kurşun kalem ağaçlar yükseliyordu. Biraz tarla, biraz ağaç, birkaç ev. Elbise giydirilmiş sürreal atlar otluyordu bir tarlada. Gözüm takıldı, ufukta kaybolana kadar takip ettim atları. Yaşıyor muydu? İyi miydi? Karşılaşana kadar bilemeyecektim. En son havaalanında haberleşmiştik. Tavuk tarlasında cenge hazırlanıyordu. Herkesin hakkında yanıldığını düşünüyordum. İyi bir çocuktu ve kimsenin buna bir itirazı yoktu. Çoğunluğun ortak kanaati, sessiz sakin biri olduğuydu. İçine kapanık, kendi dünyasının adamı. Buralarda tutunmak için geçersiz iki meziyet.

Beni kocaman bir gülümseme ve büyük bir Käsekuchen ile tren garında karşıladığında çok sevindim. Başkalarını boşverelim, dedim, bırakalım istediklerini düşünsünler. İster tavuk tarlasındaki cengi, isterlerse bizi. “Burası beklediğin gibi değil” dedi, “hatta beklediğinin çok ötesinde.” Haftalardır yalnızdı, beni gördüğüne gerçekten sevinmişti.

Bir belediye ki otobüslerini kurbağa yeşiline boyasın. Neden? O kadar mı renksiz burada hayat? Her zamanki gibi kendimize bir REWE veya EDEKA bulduk. Hangisini bulduğumuzu şu an hatırlamıyorum. Günü kurtarmak bizim işimizdi.

Tarlalarda kırağı, ellerimde çatlaklar. Frost, bir şair, bir yazar olarak değil, iliklerimize işleyen bir yoldaş olarak hep yanımızdaydı. Her yerde donuyorduk. Otobüs duraklarının camlarında buz kristallerine bakıp, mutluluğun resmini yine doğa çiziyor, diyordum. Her defasında önce burnum donuyordu, sonra parmak uçlarım. Parmaklarımı hissetmediğim noktada çılgınca panikliyordum. Onları kaybediyoruz Kurz!

Sakin olmamı söylüyordu. Daha soğukları da görmüştü, bir şekilde hayatta kalınıyordu. Gözlükleri mi var? Hep takıyor muydu? Açık bir restoran bulduğumuzda içeri dalıyor ve çorba içiyorduk. Allah için çorbaları iyiydi, iyi geliyordu. İliğimiz kemiğimiz ısındığında yeniden yola koyuluyorduk. Pekala Patron! Buraların hakimi sensin. Götür beni gittiğin yere. “Fulda aslında güzel bir yer” diyor bana sesi titreyerek, “keşke gün ışığında görebilseydik”. İkimiz de farkındayız öyle bir şansımızın olmadığının. Gündüz başkalarına ait. Onlar Fulda’nın sıcak yüzünü de görebilirler ama biz asla. Eksi beşin hissedilir eksi on beşi bizim payımız. Her yerde ve her zaman böyle oldu.

Hansa Keller yerin altında bir Balkan sığınağı. Güzel yemek, tıka basa yemek yemek. Masayı öyle bir donattık ki yer kalmadı. Tavuklarla savaş uzun sürüyor. Bilgisayar oyunu gibi değil. Tomatencremesuppe ve yanına hatırlayamadığım bir et sote. Kurz’un tabağı daha iştah açıcı duruyor. Kurz olduğu için mi, yoksa sadece başkası olması yeterli mi? Manastıra kadar yürüyüp oradan dönelim dedi bana. Nedir bu Schloss derdi anlamıyorum. Bahnhof’da takılabilirdik. Oradan bir iki insan geçerdi en azından. Patron sensin! Taşra sevgisi yoğurdunun böğürtlenlisinin içine yulaf kepeği karıp şahane bir gece yarısı atıştırması yaptım kendime. Az ileride bize göre bir kasaba var, adı Huzur Yok. Gittiğimiz takdirde Zeus’a kadar şikayet edilebiliriz. Şimşekleri bekliyoruz, henüz üzerimize inmediler. Acı yok! Käsekuchen bulabildiğimiz sürece soğukla mücadele edebiliriz. Keşke kar yağsaydı, ayak izlerimizi belli etmeden karda yürüyüp insanları şaşırtabilirdik. Şaşırmaları için insanların önce sokaktan geçmeleri gerekiyor tabi. Bizi anlamalarını beklemiyorum, sadece anlaşılmadıklarını anladıklarında seslerini yükseltip bize bağırmasınlar yeter. Karanlığın kalbinde anlaşılmak ütopik bir şey. Bunu en iyi Kurz bilir.

Godot’yu beklerken

Bekleme salonları.

Neyin karmasını yaşıyorsam artık? Yine bekliyorum sabırla; bu sefer de dişçinin salonunda. Dişçi koltuğundan yükselen tanımlanamaz sesler kulaklarımı tırmalıyor. İnsanın dişini değil, içini oyuyor sanki.

Ne bu drama E.? Neden yani? “Morfini basarken elinizi korkak alıştırmayın”lar, “bir dahakine bir şişe votka bitirip geliyorum”lar. Adam gözümün içine bakıyor dik dik. Aklımdan neler geçtiğini okumuş olabilir mi? “Kişisel bir şey değil” demek isterdim, “sizinle bir ilgisi yok. Sadece dişlerimden ve onun etrafında dönen herşeyden nefret ediyorum. Siz sürece şans eseri dahil oldunuz.” Bu kadar nefretle nasıl yaşanır? İstikrarlı bir şekilde hem korkuyorum, hem de her hafta aynı yere geliyorum. Avizedeki ampullerden bir tanesi bu hafta gidici. Adamı etkilemiyor çünkü ağzımın içine kocaman başka bir lamba doğrultmuş durumda. Dişçi odası, sorgu koltuğuna dönüyor. Soğuk terler döküyorum. Sırılsıklam oluyor gömleğim, koltuğa yapışıyorum. Koltukla bütünleşiyorum. Üç günlük sakalını sıvazlayıp pencereden dışarı bakıyor. Benim gibilerle uğraşmaktan yorulmuş. Bitse de gitsek modundayız. Bu kadar nefretle nasıl yaşayabiliyor?

“Haftaya tekrar görüşürüz” deyip ayrılıyorum, “bu sefer canım hiç acımadı, teşekkürler!”. Tepki vermeden defterine bir takım notlar alıyor. Sessiz sedasız sokağa karışıyorum.

Yabancı

Bu blogda yazılanların tamamı, buna bu yazı da dahil, kurmacadır.

Bu bloga çok sevdiğim bir gezginin, Bilbo Baggins’in adını vermek isterdim ama tahmin edersin ki bu adres çoktan bir başkası tarafından alınmış. “There and back again” çok sevdiğim Hobbit’e ve yazarı Tolkien’e bir saygı duruşuydu. Bana içinden geçtiğimiz bu zor dönemde umut ışığı verdiği için her ikisine de minnettarım. Kurgunun gerçeği ayakta tutacağı kimsenin aklına gelmezdi ama şu an yaşadığım şey tam da bu.

so comes snow after fire and even dragons have their endings.

Bugün bana pek az şey bu cümle kadar güç veriyor.

Oradaydım ve şimdi neredeyim? Artık sadece bir valizden ibaretim. Bu satırları yazarken, bildiğim yuvamın içi hızla boşalıyor. Sevdiklerimin uzak diyarlara göçünü izliyorum. Gidene hak verdiğim, kalana üzüldüğüm, bir türlü gitmeye cesaret edemediğim ama aynı zamanda kalamadığım bir zamandan geçiyorum. Bütün bunların hepsi – geçecek.

Şimdiki lüksüm, göçmen kuşlar ve mültecilerin aksine, kabul gören bir pasaporta ve vizeye sahip olmak. İki dünya arasında, pamuk ipliğine bağlı bir geçiş bileti. Ait olmadığım yüzüme vuruluyor, yine de “Ne işin var burada?” diye sorarken daha temkinliler.

Kapılar, duvarlar, kontroller, sınırlarla yüzleşmek. Sınırda olmanın tuhaf tedirginliğini ve sonsuz potansiyelini aynı anda hissediyorum. Keskinliğin ve berraklığın kaybolduğu yerlerde dolanıyorum. Bana iyi geliyor gri alanlar. Elli tonu olmasa da gri benim rengim. Siyahın asaleti ve beyazın dayanılmaz ağırlığının ötesinde, özgürleştirici bir yanı var Camus’nün değil belki ama Simmel’in Yabancı’sı olmanın.

İstikamet Almanya. Köşesiyle, bucağıyla!