Hep sonradan

Havalimaında bir zamanlar aşık olduğum adama rastladım ve ne yapacağımı bilemediğimden beni gördüğü an kafamı çevirdim. İstemsizce bir hareket, bir refleksti benimki. Görgü kurallarından bihaber olsaydı yanıma gelir “ne yapıyorsun sen? görmedin mi beni?” diye sorardı. Eminim. Oysa şaşırmakla yetindi, belki bir miktar bozuldu. Emin değilim.

Gideceği yere kadar ezberimdeydi rotası. Adımlarını usul usul, acele etmeden takip ettim. Pasaportta durduğu kuyruğu, lattesini aldığı kahveciyi, uçağı beklediği kapıyı gözlerimle hep uzaktan süzdüm. Biraz zorlamayla kaldığı otele kadar götürürdü ayaklarım beni.

Bir ara önünden geçtim. Gözümün önünden romantik bir sahne geçti. Şimdi kafasını kaldıracak ve şaşıracak. Gözlerimi kaçırmayacağım ve muhabbet etmeye başlayacağız. İki medeni insan gibi karşılıklı oturacağız. Sonrasında anlamlı anlamlı bakışacağız. Dudaklar susacak, gözler konuşacak. Ne o Gabriel Byrne, ne ben Emmanualle Devos. Sıradan bir Pazartesi sabahı, havalimanındayız, hepsi bu. Bu bir film değil ve gerçek hayatta bir yerlerde oturan herkesler etraflarıyla değil cep telefonlarıyla ilgilenirler.

“İşte bir “an” yüzünden imkansıza savrulmuş bir ilişki daha” diye düşünerek bekledim uçağının kalkış saatini. İki koltuk arkasından telefonunda oynadığı oyunu takip ettim. İki kez öldü.

»Werd ich zum Augenblicke sagen: / Verweile doch! Du bist so schön! / Dann magst du mich in Fesseln schlagen, / Dann will ich gern zugrunde gehn!« (Faust, V 1699–1702)

O anı hafızamda donduramadım ama uçağa atlayıp Leipzig’e geldim. Ve işte bu satırları da Auerbachs Keller’den yazıyorum, Faust’un Mefisto ile karşılaştığı yerden.

(Onun da aklı başına sonradan gelmişti.)