Sevgili Pina,

Eskiden ne güzel kartpostallar atardık birbirimize. En son Doha’dan attığını hala buzdolabında saklıyorum. Dipfrizde, deeermişim. Bir yerlerde bir hata yaptık ama nerede? Ciddi ciddi sorguluyorum bunu. Hayat döngüsel, eyvallah da, eskiden daha çok gezer, dışarıda yer içerdik, yine de ayın sonu gelirdi. Senede bir kez yurtdışına giderdik, bir kez de güneye inerdik. Son iki yıldır iş dışında bir yere gittiğim yok benim; ay sonu gelmeden babamın kapısını aşındırıyorum üstelik. Birisi gelsin ve cebimdeki deliği bulsun lütfen! Senin de tek göz odada yaşadığını göz önünde bulundurursak, ya dolar zengini oldun, çaktırmıyorsun, ya da aynı delikten sende de var. Ne yapsak da çevirsek feleğin çemberini? Var mı bir önerin? Bence eskiye dönelim, anılara. Kazıyarak çıkartalım beraber geçirdiğimiz tatilleri. Tozunu alalım. Yeniden yaşamış gibi oluruz hem, tekrar aynı yerlere gitmeden. Yol parası vermeden Fethiye’de gittiğimiz o yazı hatırla mesela. Dönüşte Bandırma’dan feribota binebilmek için az dil dökmemiştik. Tip kayık, saç baş perişan. Ama İspanya tatilindeki kadar olamazdı herhalde. Trende tanıştığımız tiplerden Fransız olanı saçlarımıza rasta yapmayı teklif etmişti. Ben itiraz etmiştim ama sen bir saat adamın kucağında saçlarını düğümlemesini beklemiştin. Ne komikti halin! Gördüğüm en güzel rasta olmuştu gerçi; iki ay su yüzü görmeyince katır kuturduyordu, dönüşte kazıtmak zorunda kalmıştın kafayı. Sonra bir de Hollanda tatili var hatırlamadığımız. Talih ve tesadüflerin 71 fragmanı. Teoman’ın eski sevgilisini çekiştirirken kızın karşı bankta oturuyor olması mesela. Dönüşte cebinde bir dal unutmuştun da ganimet bulmuş kadar sevinmiştik Urla’ya dönüşte. O yaz da gece yıldızlar, sabah arılarla geçmişti. Ne sıcaktı! Donla geziyorduk sahilde. Hep sahildeydik zaten. Birkaç sene sonra “bir yerlere geleceğiz” diye gaza gelip kendimizi 7/24 çalışmaya verdik. Sanırım ipler orada koptu. 7/24 anahtarları evde unutunca sığındığımız yerdi eskiden. Ofislerde sabahlayınca sokakları özler olduk. Senin bir ara aklın başına geldi aslında. Kitap yazacağım bahanesiyle işi bıraktın, millet de yedi. Bir müddet orada burada dolandın. İşte o aralarda çok kıskandım seni. Her şeye eyvallah da, Mikronezya’ya gitmeyecektin. Dünyanın yarısı turundan gelen kartpostallarla apartmanda popüler oldum. “O mu?” diye fısıldayanlar mı dersin, “sizi çok merak ediyorum” diye kapımı çalanlar mı dersin. Ekmeğini yemedim değil ama yine de uyuz oldum sana bir miktar. Sonra sen de geri döndün İstanbul’a, eski hayata. Gözlerinin feri gitti, 7/24 temposuna hızla adapte olsun tekrardan. Gitme zamanı geldi mi, tası tarağı toplayabilmeni seviyorum da Pina – Emirates’den başka bir yer bulursan kendine, beni de al! Şöyle dalış yapacağımız, derinlere dalacağımız bir ada olsun yarı tropik iklimlerde. Elli yıllığına kiralayalım; parasını denkleştirmek için de evlenelim bence. Sen değerlendir bu teklifimi!

 

 

Advertisements

Alışkanlıklar

O son Adana dürümü gömmeyecektin hacı! Madem kararlısın, rejim yapıyorum diyorsun, o zaman adabına uygun ye. Diyetteki bir insanın akşam menüsü çiğ köfte, ayran, yanına adana dürüm olamaz. Hadi diyelim ki oldu; üzerine Türk kahvesi, yanına Acıbadem kurabiyesi ne oluyor? Yarım yarım paylaşmakla olmuyor bunları hacı. Öğlene de mantı yemişsin bak! Leş gibi sarımsak üzeri bir de soğan kokunca tadından yenmez olmuşsun. Bari göründüğün gibi ol da “rejim yapıyorum” ayaklarına girme. On kiloluk dambıl kaldırarak, göstermeden iki kilometre koşarak olmuyor o işler. Disiplin şart, o da kafada, ondan da sende yok, eee, olmuyorsa zorlamayacaksın.

*

Alışkanlıkları değiştirmek zordur. Yeni yıl kararları çökmeye mahkumdur. Neden mi? Altını destekleyen yapılar yoktur da ondan. O olsun, bu olsun, şu da olsun, üzerine kuş konsun diye yazarak, mesajları evrene salıp gökyüzüne bakarak olduramayız maalesef hiçbir şeyi. Alışkanlıkları değiştirmek için bize gerekenler, cesaret, kararlılık, sürdürme azmi, hatalardan dersler çıkartıp yeni yöntemler deneme becerisidir. Bunlar olmadan a noktasından b noktasına düş gücüyle bile gidemeyiz. Şimdi sizi alışkanlıkları değiştirme programımıza davet ediyoruz.

*

Kuş kadar yiyeceğim diye sofraya oturup fil kadar yiyenlerden misiniz? Sigarayı bırakacağım niyetiyle yola çıkıp cigaraya başlayanlardan mısınız? Çivi çiviyi söker deyip diş ağrısına rakı basanlardan mısınız? Karı kız olmadan yapamayanlardan mısınız? Rüyanızda üç beş sekiz sayıklayanlardan mısınız? Şimdi elinizde ne varsa usulca bir yere koyuyorsunuz ve şu numaradan bizi arıyorsunuz.

*

Üst başlıkta okuduğunuz tersinden psikoloji ve buna benzer başarısı kanıtlanmış bir sürü yöntemle, sizi desteklemeye ve başarıya ulaştırmaya hazırız. Zengin kadromuz, başarılı ekibimiz, size gitmek istediğiniz yolun kapılarını aralayacaktır. Alışkanlıklarınızı değiştirmek ve daha sağlıklı bir hayat için ne duruyorsunuz?

 

Alayına…

“Atarlısın, asabisin” diyorlar ama gel de sinirlenme şimdi. Geçen gün süper vezirin huzuruna çağrıldım. Müşteri memnuniyetine ters hareketlerde bulunmuşum. Vay efendim, müşterinin isteğini nasıl yerine getirmezmişim. Müşteri kırmızı şarabı portakal suyuyla karıştırmamı istedi. Portakal suyuyla! Yargılanması gereken biri varsa o da müşteridir, dedim olay oldu. Haşmetmaap köpürdü. Tahammül sınırlarını aşıyormuşum; zaten geçen aydan vukuatım varmış. Falan filan. Geçen ayın hesabını da veririm, fırınlanmış soğanın balkabağı çorbasının üzerinde işi ne? Nasıl bir şuursuzluktur bu? Ona muskat yakışır sadece. Haddini bilmez şefler ve müşterilere herşey mübah, bize de böyle lo lo lo. Ben müşterileri azarlamak için uğraşmıyorum, sadece işimi layığıyla yapmaya çalışıyorum. Şeker mevzusuna gelince; söyledim, adamlara söyledim! “Kahvenizi nasıl alırsınız?” dedim. Bana bir şey söylemezse tabi ki de sade veririm. Şeker istiyorsa bunu belirtmeli değil mi? Müneccim değilim ki herşeyi bileyim. Müşteriyi azarlamadım, sadece “herşeyi bilemem ki” dedim. Bunu azarlanmak olarak algılıyorsa onun bileceği iş; bu yaşına gelmiş; kompleksleriyle de ben mi uğraşayım? Servis sektöründe kalmayı istiyorsam “düzgün” davranacakmışım. Mesleğine saygısı olan herhangi bir insanın göstermesi gereken özeni gösteriyorum ben zaten. Süper veziri de, beni ispikleyen yalakalarını da Allah’a havale ediyorum. Başka da diyeceğim yok.

TBT

İlk defa geliyorum bu şehre ama sokakları tanıdık geldi. Durup dururken Erman’ı hatırladım; yüreğime bir fil çöktü yine. Erman mı kim? Sen tanımazsın; eski kocam olur. Şaşırma! Çoğu kimse de bilmez zaten. Kendisinin bile hatırladığından şüpheliyim. Üç günlük koca mı olur deyip ben de silmiştim kendisini. Hayat işte! Süpürdüğün toz, başka şehrin sokaklarında gözüne kaçıyor. Ne meraklıymışsın dedikoduya – tamam anlatacağım; hele önce şu pastaneye uğrayıp Käsekuchen’larımızı söyleyelim.

Yıllar önceydi. Kaç yıl olduğunu karıştırma şimdi. Ankara’ya taşındığım sene dört kız bir evde kalıyorduk. Bir Cuma akşamı kendime bir yorgunluk çayı demleyip kitabımla beraber kanepeye çökmüştüm ki Zeyno pata küte salona daldı, “çabuk toparlan hadi! SSK’ya gidiyoruz” dedi. Benim elim ayağım boşaldı, betim benzim attı. Birine bir şey oldu sandım. Bendeki paniği görünce Zeyno’yu bir gülme aldı, “zavallı İstanbullu! SSK’yi yanlış anladı” diye dalga geçti. Bu vesileyle öğrenmiş oldum Ankaralılar’ın SSK algısını. Hoşdere’de işe çıkacak gibi giyindik süslendik, yoldan otostop çektik, Kızılay’a kadar bizi atacak birini bulduk. Oradan yürüyerek SSK’ya geçtik; Gölge’de bilmem kimler çalıyordu. Kaç bira, kaç şarap sonraydı hatırlamıyorum, Erman yanımda dikiliyordu. Sigara dumanı arasından flu karizması ve hırıltılı sesiyle beni o saniyede tavladı. “Senin hakkında “erkekleri sevmiyor” diyorlar; ne diyorsun?” diye sordu. Normalde köpürecekken ona dönüp otuz iki dişimle güldüm, “sanırım onlar da bana bayılmıyorlar” dedim. Valla gençken salak oluyor insan, onun üzerine bir saat incir çekirdeğini kurutacak muhabbetler çevirdik. Zeyno eve döndü, biz kelle paçacıda sonlandırdık geceyi. Gençken salaklık da bulaşıcı oluyor sanırım; o geceden sonra üç ay aşık gezdik. Dersler, işler, güçler, hepsi kaldı. Günlerden bir gün dedi ki, “evlenelim mi?”, dedim “neden olmasın. Bir de bunu deneriz.” Aileleri ikna edemeyeceğimize ikna olup onları sürece karıştırmamaya karar verdik. Daha bugün bile bilmez bizimkiler evlenip boşandığımı. Bir gün nüfus dairesine gidip şok olmalarını bekliyorum. Eylem’den istedim şahidim olmasını, Erman da Mustafa’ya sordu. Üç beş kişiye haber verdik. Bir tanesine sabah kuaförde haber verdim hatta. Çok sade bir merasim oldu. Sarı bir elbise, beyaz dantelli bir şapka, bir de kasımpatıdan gelin buketi. Mustafa’nın arabasına kurdele bağlamışlar; ona doluştuk altı kişi. Bir o kadarı da Biricik’in arabasına bindi. Hepi topu 12 kişiydik anlayacağın. Düğün yemeğini Tavukçu’da yedik, hesaplar bölüşüldü. O denli parasızdık. Sonrasında Yusuf Hoca’nın asistan evine misafir olduk. İki üç ay daha canım cicim, balayı. Sonrasında hayat geri döndü. İşler, güçler, dersler. Erman kendine bir iş, iş de ona bir proje buldu. Yollar göründü. Bana danışmadan, ne derim ne yaparım sormadan atladı gitti Erbil’e. Orada film koptu. Birbirimize hangi hızla çekildiysek birbirimizden o hızla uzaklaştık. Meşrebimizde vardı tutku; ayrılığımız da evliliğimiz kadar sürprizli oldu. Üzülen üzüldü, ağlayan ağladı, pişman olan pişman oldu. Alınan kararlardan, verilen sözlerden geri dönmeyecek kadar gururlu ve boştuk. Facebook da yoktu, hafiyelik yapamadık birbirimizin hayatına. Gözden ırak olan, gönülden ırak oldu. Gökten üç elma düştü, Käsekuchen bitti, bu hikaye de sonlandı. Hadi bakalım, şimdi yolumuza devam!

Toplumsal Kaygı

“Çok heyecanlandın, onun dışında iyiydin” Sadece birinden duysaydım oluru vardı ama hepsi teker teker yanıma gelip bunu söyleyince, dedim “sıçtık”. Bakalım Pazartesi ofiste beni kimler hangi suratlarla karşılayacak? “O kadar önemli bir toplantı da değildi üstelik” dedi şef, “o kadar kompleks düşündün, o kadar heyecan yaptın ki, basit soruları bile cevaplayamadın.” Daha ne söyleyebilirdi, bilmiyorum. “Cesaretine sağlık” dedi birkaçı. Alt metinde “Ne halt etmeye çıktın oraya; sen neyine güvendin bilemedik biz” vardı, rahat okunuyordu. Neyse! Bitti gitti. Bugün konuşulursa konuşulur, yarın unutulur. Kimse hatırlamaz. O kadar da önemli değiliz, hele bu konu hiç önemli değil. Kimsenin umurunda değil. Tek merak eden pasaport polisi oldu. Gözümün içine baka baka, “neler yapıyorsun sen burada?” dedi. Bir an gerçekten merak ettiğine inanıp sunumu açacak ve anlatmaya başlayacaktım neredeyse. Orada yapamadığımı burada telafi edeyim bari. Ne gereksiz uğraşlar! Yanlış yerde, yanlış eforlar. Dışarıdan ahkam kesmesi ne kadar kolay; neden o zaman ben kendimi parçaladım orada, neredeydiniz hepiniz? Biraz destek çıksaydınız ya? Suçlamalar – önce kendinle başla, sonra başkalarına sıçra. Kolayına kaç! Mazeret bul! Kendini adaklık kurban yerine koy, başkaları adına varlığını feda et. Kimsenin yapmak istemediğini yapmayı denedim, en azından bunun için bir takdiri hak ediyorum, etmiyor muyum? Hahaha! Kimse senden bunu talep etmedi, etti mi? O zaman nasıl bir duruş sergileyeceğiz? Kabul ediyorum. Olabileceğinin en iyisi değildi. Daha iyi olabilirdi. Daha iyi olabilirdim. Olması için bir adım attım. Bir dahakine daha iyi olur – umarım. Kendimi köşeye kıstırıp kaçmak yerine bir adım attım. O cüreti sergiledim, bunun için kendimi takdir ediyorum. Bugünden yarına olmaz bu işler; kimse anasının karnından konuşmacı doğmadı. Ben kendimi yazarak ifade edebiliyorum, bu güçlü yanım. Sözlü ifade üzerine de çalışıyorum çabalıyorum. Olduğu kadar, olmadığı kader! Sonuncu cümleye kadar iyiydi de, orada bir bozuldu iç rehber. Onun da içi daraldı herhalde. Neyse! Bu sefer yüzüm kızarmadı, şıpır şıpır terler dökmedim. Çok az kekeledim, pek az dilim sürçtü. Cümleleri düzgün kurdum, bazılarını biraz sık tekrarlamış ve çeşitlendirememiş olabilirim ama sonuçta bu benim ana dilim değil. Bu dile, bu düşünce sistemine doğmadım. Beklenti yüksek, farkındayım, yine de biraz maruz görülür umarım. Sanırım. Bilemedim. Akşam bu hezimetin üzerine iki bira içip yatırımlarımı Chivas Regal’e gömünce neredeyse yanlış uçağa biniyordum. “Letzter Aufruf” diye çığırdı THY! Koştura koştura gittim, “Hanfendi, iyi de siz Lufthansa ile uçuyorsunuz” dedi kapıdaki adam. Kapılardan çevrildim. Tam rezalet! Allahtan uçağın yolcusu kalmamıştı ben kös kös koltuklara geri dönerken; oturduğum an anıra anıra güldüm. İnsanın kendiyle mücadelesi ne tuhaf şey; “Hem kaynasın, hem oynasın” kafası!

Waiting for Godot

Geç gelmelerine o kadar aşinaydım ki, başına bir şey geldi mi diye merak etmiyordum bile. Başına tek gelen şey saati unutmuş ve bir yerlerde oyalanmakta olduğuydu. Sonra, bir noktada çılgınlar gibi panikleyecek, gelmek için strese girecekti. İşte tam da o anda trafik yoğun, taksiler dolu, domuşlar çalışmıyor, otobüsler seyrek olacaktı – ve kaçınılmaz son! Trafik suçluydu, öte yandan bu şehrin de öngörülebilir bir trafiği vardı. Planlama onun işi değildi ama öngörüsüne güveniyordum. Zekiydi.

İşte bu noktada sinirim bozuldu. Tepem attı. Sabretmek istemiyordum. Empati kurmak istemiyordum. Beklemek istemiyordum. Hava güzel, manzara Boğaz olsa bile iki saat beklemek için yeterli bir süreydi. İki saat bir dakika sabrımın sınırlarının dışında kalıyordu. İşte bu yüzden gittim. Bu şehir de arkamdan gelmedi. Hikaye bundan ibaret!

*

“Çok sabırlıymışsın” dedi bana Rügenli taksi şöförü, diyelim adı Max olsun, Max. Kırık burunlu, yassı yüzlü, karizmatik bir adamdı. “Hayat bu kadar kısayken, bu kadar çok vakti arafta geçirmek – ilginç; yaşamaktan çok yaşamayı bekliyorsun. Kendi şehrinin trafiğinde iki saat bekliyorsun, havaalanında iki saat bekliyorsun, vize kuyruğunda bekliyorsun, valiz bekliyorsun, taksi bekliyorsun, tren bekliyorsun; trende, uçakta, otobüste, takside hep bir yerlere ulaşmayı bekliyorsun. Burada geçirdiğin zamandan fazlasını yollarda geçiriyorsun. Çok sabırlı bir insansın.”

Sabrın sonu selamet mi, cezaevi mi? Cinayetten veya cinayete teşebbüsten cezaevine düşen mahkumlarla yaptığı çalışmada Acar Baltaş, bu insanların kendilerini “çok sabırlı” olarak gördüklerini ortaya çıkartmamış mıydı? Öte yandan, sabreden derviş muradına erermiş, diyen bir toplumuz biz. Peki neden sabrediyoruz? Bu adama ne diyeceğim ben?

“Klasik gül-diken mevzusu işte” dedim, “seyahat etmeyi seviyorum. Yolu taşınması gereken bir yük yerine bir süreç olarak görünce bakış açın değişiyor öncelikle. Yaratıcı fikirlerin çoğu yolda geliyor aklıma. Günü geliyor, hayatın kendisini bir yol olarak görüyorum. Derdim yok yolda olmakla.” Yine de canımı sıktı bu konu, değiştirmek istedim.

“Üzerine kafa yorduğunuz bir konu olmalı sabretmek. Dövüş sporlarıyla ilgilendiğinizi düşünüyorum, yanılıyor muyum?” Adam bağlantıyı kurup tahminimde yanılmadığımı söyleyen bir baş hareketiyle cevap verdi. “Uzun yıllar evet, kung-fu yapıyordum ama bıraktım.” Bakışını tercüme etsem, “tövbe ettim” diyecekti Türkçe. “Ben de çok isterdim dövüş sanatlarıyla ilgilenmeyi, ne yazık ki vaktim yok” dedim. Eski günlere döndü, gözleri parladı. “Çok güzeldir, zinde tutar insanı” dedi. Sabahın köründe uyanırmış idman için, sonra işten çıkar çıkmaz soluğu spor salonunda alırmış. Kar buz demez koşarmış ormanda. Zıp zıp çıkarmış derin çukurlardan; sadece kol gücüyle çekermiş kendini yukarı halattan. Çok güçlüymüş elleri, kolları, bacakları. Sigara koymamış dudaklarına bu yaşa kadar. Hiç hasta da olmamış. Belki nezle ama yatak döşek olmamış hiç. “Tutkuyla bağlı olduğunuz halde neden bıraktınız peki?” dedim patavatsızlığın zirvesinde. Günün birinde trafikte bunu sıkıştırmışlar. “İtler, köpekler, şerefsizler” diye tercüme ettim bakışını Türkçe’ye. El etmişler, kol etmişler, arabasının önüne kırmışlar, durdurup indirmişler. Tipi kayık, göçmen – burada biraz temkinliydi konuşurken – üç zorba, cüzdanını istemişler bundan. Güzellikle halledelim demiş, olmamış. Polisi aramakla tehdit etmiş, o da olmamış. Adamlardan biri elindeki telefona bir tekme atmış, refüjden uçmuş telefon, kayalıklarda parçalanmış. Demiş ki “etmeyin, eylemeyin abiler”, adamlar tınmamış. “Ben onlar adına endişeleniyordum, onlar kendi adıma endişelendiğimi sandılar” dedi. Üzerine yürüyünce bir tanesi, kendini savunmak için adamın bileğini bükmüş. Bunu gören ikincisi üzerine çullanınca film orada kopmuş. İkinciye bir geçirmiş, adam bir daha ayağa kalkamamış. Polis geldiğinde üçü de yerde kan revan içinde yatıyormuş. “Burnum kırıldı benim de” dedi, “o günü unutmayayım diye yaptırmadım.” “Eyvallah”ın karşılığı yoktu bende, diyemedim – içimde kaldı. Max, Murat olsaydı, annesi yeminler ettirtirdi – “bir daha kung-fu yaparsan sana sütümü helal etmem.” Max’a bu tövbeyi dolaylı yoldan devlet ettirmiş. Cezaevine falan girmemiş meşru müdafaadan ama adamlara tazminat ödemek zorunda bırakılmış. “İki tokat yeterli yere sermeye ama beni o noktaya getirmeyeceklerdi” dedi, “sabretmek iyi bir şey değil, fazla sabretme sen de”.

 

Bir iki müzik

I Can Do Without You from Calamity Jane (1953)

[Calamity:] In the Summer… you’re the Winter In the finger… you’re the splinter In the banquet, you’re the stew. Say! I could do without you!

[Wild Bill:]In the garden, you’re the gopher, In the Levi’s you’re the loafer, Like an overturned canoe… Well, I could do without you!

[Calamity:] You can go to… Philadelphia Take a hack to Hackensack. Hey!! I’ll never RING a BELL fer ya! Or yell fer yer to come back!!

[Wild Bill:] In the question, you’re the why In the ointment, you’re the FLY!!

[Calamity:] Though I know some things are indispensable… Like a buck or two, If there’s one thing I can do without, I can do without you!

[Wild Bill:] In the barrel, you’re a pickle In the goldmine, you’re a nickel You’re the tack inside my shoe. Yes!! I can do without you!

[Calamity:] In my bosom, you’re a dagger You’re a mangy carpet-bagger! In the theatre you’re the ‘boo’! I can do without you.

[Wild Bill:] You got charms, they ain’t bewitchin’ me!! You’ve a face no one would paint!

[Calamity:] I got the darndest itch in me!! To be wherever you ain’t! [Wild Bill:] In the bullfrog, you’re the croak.

[Calamity:] In the forest, poison oak!

[Wild Bill:] Though I know some things are necessary My half-pint buckaroo, If there’s one thing I can do without, I can do without…..

[Calamity:] You’re a knothead!

[Wild Bill:] You’re a faker!

[Calamity:] You’re a bonehead!

[Wild Bill:] Troublemaker!

[Both:] I can do without you!

*

“Ballad of Tom Jones” – Space

What did I do wrong?

Oh, you nearly drove me cuckoo

I am really all that bad?

You’re worse than Hannibal Lecter, Charlie Manson, Freddy Krueger.

Why are we still together?

Oh, I can’t leave you till you’re dead

You mean till death do us part?

I mean like cyanide, strangulation or an axe through your head

It was lucky for us

I turned the radio on

They say that music sooths the savage beast

There was something in that voice that stopped us seeing red

The two of us would’ve surely have ended up dead

 

You stopped us from killing each other

(Tom Jones, Tom Jones)

You’ll never know but you saved our lives

(Tom Jones, Tom Jones)

I’ve never thrown my knickers at you

And I don’t come from Wales

 

Still haven’t solved our problems

You mean we have each other’s guts

Still want to poison your pizza

And I still want to cut off your hands

I’ve phoned the marriage guidance

I’ve tied the phone-line round your neck

I’m sick of all this hatred

Oh, that’ll be the arsenic making you sick

You were about to drive me over the edge of a cliff

As I tried to jump out I knocked the stereo on

You changed your mind and then slammed on the brakes

It was lucky for us we bought his greatest hits

 

And now our war is over

I’ve lost the urge to break your neck

I owe my life to What’s New Pussycat

Delilah stopped me hating you and wishing you’re dead

Oh, I used to call you Satan

I called you Cruella de Ville

But now you call me your Delilah

And I am just a pussycat

But just a word of warning now

Just in case we ever get tired of his voice

I know the Mafia, Godzilla, King Kong

And I know an atom bomb

that’s going for a song

 

 ***

Yaşadığım tüm ilişkilerin özeti bu. Özetle, yanımda olmana katlanamıyorum. Ağız kokuna, salonun ortasına bıraktığın çoraplara, arabanı üç sokak öteye hep aynı yere park etmene, felekten bir gece çalma anlayışının köşedeki meyhane veya Taksim’deki türkü bar olmasına – katlanamıyorum. Bazen yastığı yüzüne bastırıp meditasyon yapmayı hayal ediyorum. Nefes al, verme sakın. Tut o nefesi!

Birini etkilemek istediğinde hindi gibi kabarmana, gevrek gevrek konuşmana, yılışık hareketlerde bulunmana alıştım – ama bilmediğin konularda iddiaya girme huyuna, inadına, ısrarına ifrit oluyorum. Köşeye sıkıştığında kuyruğunu kıstırıp siniyorsun ya, böceklere saygım artıyor. Benim olan hiçbir şeye dokunma, benden uzak dur, hayatımdan defol. Diyorum. Demesine… Sonra yanımda yine seni buluyorum. Tuhaf bir rahatlık. Kendime yabancılaşıyorum. Dengem şaşıyor. Bir şiir okuyorsun, saçımda bir tel beyazlıyor. Bir dokunuyorsun. Dişlerim kamaşıyor. Kara tahtayı inleten tebeşir gibisin.Seni çamaşır suyuna batırıp batırıp çıkartmak istiyorum. İçimdeki tüm kötüyü ortaya çıkartıyorsun. Vazgeçemiyorum senden.

 

 

 

 

Neredeyse bire bir bir alıntı

Birinci: Burnuma resmen peynir, zeytin, domates kokuyor. Yersiz aşeriyorum resmen.

(Ortalıkta peynir, zeytin, domates yok. Sen, ben, o varız.)

İkinci: Hangimiz çağrıştırdı bunu sana acaba?

Birinci: Valla hiç öyle düşünmemiştim. Bana çocukluğumu hatırlatan bir şey yedim.

İkinci: Çokomel? Eti cin? Salçalı ekmek?

Üçüncü: Ay benim de hardallı minik sandwiche turşu ve jambon.

(Bir ve İki’den “Höh” bakışı üzerine Üç’den gelen açıklama)

Üçüncü: Anaokulda verirlerdi.

İkinci: Yuh be senin çocukluğa. Resmen oha falan yani.

Üçüncü: Nasıl canım çekti şimdi. Niye ki?

İkinci: Hardal jambon benim lügatta yoktu o yaşta.

Üçüncü: Hardalın acı olmasına bile itiraz etmiyorduk.

İkinci: Biz muzu bile sokakta yiyemezdik, ayıptı. Ayıptır lan (İki’ye dönüp destek bekliyor)

Üçüncü: Gavuristan’da büyüyünce ondan şey oldu işte.. utandım bak şimdi.

İkinci: He, amaç oydu. Rencide etmek bizim işimiz.

Birinci: O değil de, yağlı salçalı kaşarlı ekmek…

İkinci: Hamileliği fena olacak bunun.

Üçüncü: Hiç sağlıklı değil oysa.

İkinci: Vomiting smiley was here – en afilisinden!

Birinci: Jambonu ben sanırım 20li yaşlarda falan öğrendim.

İkinci: Geç kaldın, geçtik biz o bahsi.

Birinci: Sucuk öyle mi ama? 7 aylıkken sucuk diye ağlıyormuşum ben.

İkinci: İşimiz var seninle. Hamile olmadığına emin misin?

Dördüncü: Ben çocukken hiç yemek yemezdim.

İkinci: Neden şaşırmadım. Acaba hala yemiyor olduğundan mı?

Dördüncü: Yemek yemediğim için kötek yerdim.

İkinci: Bu da bir takım şeyleri açıklıyor tabi.

Dördüncü: Hatırladığım tat sıvı balık yağı.

Birinci: Sebzeleri çiğniyor gibi yapıp balkondaki saksıya tükürürdüm.

İkinci: Mutlu aile tablosu. Ne verildiyse sualsiz sorgusuz yedim yuttum.

Üçüncü: Sucuğu yedi yaşımda tanıdım.

İkinci: Geçtik o bahsi.

Birinci: Halk Ekmek’in tostu da güzel gelirdi hani. Saatli gelirdi bakkala. En fazla üç tane mi ne alabilirdin.

İkinci: Daha fazlasını vermiyorlardı çünkü. Buradan da ekmeğin karneyle dağıtıldığı günlere sıçrayacağız diye endişeleniyorum doğrusu.

Dördüncü: Tamam be, yeter çemkirdiğin.Biz de seni anladık.

İkinci: Herkes çocukluğuna dönüp birbirini anladığına göre dağılabiliriz artık. Hadi naş!

 

Geçmekte olan bahar mimozaları

Nazlı nazlı geliyordu bahar. Geleyazıyordu, muş gibi yapıyordu. Sabırla bekliyorduk biz de. Cemre düşecek de, bir araya geleceğiz de, Ada’ya gideceğiz. Tüm derdimiz buydu. Sonrasında gönül yayları gevşeyecekti, mimozalar toplayacaktık, çiçekten taçlar takacaktık, yokuş aşağı bisikletleri sürüp saçlarımızı efil efil dalgalandıracaktık. Eskibağ’da kahvaltılar edilecekti, çayları üst katta içecektik. nitekim hava hala soğuk olacaktı; şömine kenarına sığınacaktık.

Güzeldik. Geçmekte olan bahar mimozaları gibiydik. Hala bahar kokusu vardı üzerimizde. Yılgın değil, beklentisizdik. Seviyorduk, seviliyorduk henüz. Terk edilmemiştik, gidenler tek tüktü. Öyle de kalsın istiyorduk.

İki yıl öncesinin Lale sineması. yan yana dizilmiş tahta iskemleler. Çekirdekler çitlerken açık havada Casablanca’yı izlemek. Havada umut. Gitme İngrid; lütfen terk etme onu! Jag är Ingrid‘i izledikten sonra anladım – gittiği, gidebildiği için Ingrid. Ingridliğinin doğasında var gitmek.

Çılgınlar gibi üşüyor, deliler gibi gülüyoruz. Lunapark’da soluklanıp Aya Yorgi’ye tırmanıyoruz. Tepelerde hava seyreliyor. İstanbul gri’sinin üzerine gri sis inmiş. Cep telefonunun kamerasıyla çekime giriyorum. Gri gözlü güzel kadın anlatıyor. Kelimelere dökemiyorum. Kiliseye girip mum dikiyoruz. İçerisi bomboş, ikonalar yalnız. Tuhaf bir tezat oluşuyor anılarımda. 23 Nisan’ları hatırlıyorum. Hınca hınç kalabalık. Yer gök iplik ve kadın.

O renkli yortuların birinde Kiraz’la kendimize soluklanacak bir ağaç kovuğu bulmuş da oturmuştuk. Huzurlu ve güzel bir gün batımıydı; kaşınmasaydık. O bahar adayı ilaçlamayı mı unutmuşlar ne, herkes kaşındı. Hastaneler kabarıp kızaranlarla doldu taştı. Üç gün duşun altından çıkamadım, hep yıkandım hem kaşındım. Ertesi yıl, börtü böceğe, haşereye sineğe inat yine gittik adaya. Aya Yorgi’ye çıkmadık üşenip. Tutacak dilek de bulamadık zaten.

Kendimi yokuş başlarında ya aşık, ya aşıkları izlerken hatırlıyorum. Büyükada bu. Diğerlerinde durum farklı. En son 16 yaşındayım. Bir vapura yetişme çabası. Sırt çantamı korkuluktan içeri atıyorum, sonra var gücümle asılıyorum demirlere. İçeriden biri beni çekiyor. Lastiklere basıp kollarımla kendimi yükseltiyorum ve hop vapurdayım. Dersi kırıp kaçmışız, son vapuru da kaçırıp efsane olamayız. Hesaplanabilir riskler. Haberdar olsak da olmasak da aldığımız bundan ibaret.

Keşke seni de kaçırabilsem adaya. Bankada sevimsiz ve ukala müşterilerini beklerken canının über sıkıldığını biliyorum. Tercihin Büyükada değil, onun da farkındayım. Ama keşke işte… insanın içinde bir ukte. Benim uktem de sensin. Sen deyince de…there may be teardrops to shed

Nat King Cole _ Let’s Face the Music and Dance

Gitme be Ingrid! Bir dans edeydik önce.

 

 

 

O sensin

Anlatılanlar kısmen gerçek olaylara ve kişilere dayanmaktadır.

Quid rides de te fabula narratur

Anlatılan senin hikayendir. Sen, Bostancı oto sanayide çalışan Hayri Usta da olabilirdin ama Almanya’nın “Hakiki Şeyler” kasabasında doğmuşsun. Belki sırf bu yüzden altılı yerine golf oynuyorsun. Ama bu, sen güldüğünde tüm kara bulutların dağıldığı ve güneşin tüm sıcaklığıyla ve D vitaminiyle içimize işlediği gerçeğini değiştirmeyecek. Seni seviyoruz. Kadın milleti olarak, seni ve senin gibileri Allah’ın birer lütfu olarak görmeye, görüp tanıdığımız her yerde kadrini ve kıymetini bilmeye yeminliyiz. Bizlerden birine, üstelik iyicesine, denk geldiğin için şanslısın. Umarım Afrika’da gittiğiniz yerde sizi çeçe sinekleri ısırmaz ve yüz yıl uyumak zorunda kalmazsın. Ama ben eminim ki, uyuyan güzel olsan ve başka bir çağa uyansan da, sen sen oldukça ve güldükçe o çağı da tılsımlayacaksın.

Senin gibilerden çok yok ama ben bu ömürde bir eşin benzerine denk geldim. Yıl 2007, yer Berlin idi. O da senin gibi küçük yer çocuğuydu. Kabına sığamamış, büyük şehirde almıştı soluğu. Şehrin yaralı sokaklarında nöbet tutan bir hastabakıcıydı. Part-time balet, part-time kick-boxçu. Lankwitz’de, klasik bale dersinde tanışmıştık – Madam Margot’nun sınıfında. Kuğular arasında paçalı bir tavuk – hissettiğim ve hissettirildiğim buydu, yine de tüm gayretimle çabalıyordum. Katıldığım ikinci dersten sonra yanıma gelip “bacaklarını çalıştırmalısın” demişti. “Bilmediğim bir şey söyle bana” deyip gülmüştüm. İçim kan ağlarken gülmek konusunda epey iyiydim. “Seni çalıştıracağım” demişti yüzüme bakmadan. Kendi kendine aldığı bir karardı, izin falan istemiyordu. Böylece her ders sonrasında bir yarım saat daha kalmaya başladık. Jetée‘ler, pirouette en dedans‘lar, fouette en tournant en dehors‘lar – kısacası kan, ter ve göz yaşıyla geçen, daha doğrusu geçmek bilmeyen dakikalar. Repetto’dan aldığım silikon içlikler parmaklarımdan sızan kanı emiyordu ama yine de puantlarım lekeleniyordu. Yüzümü bir kez bile düşürmez, hep gülümserdim. O da durması gereken yeri hep bilirdi. Buzlu merdivenleri çıkarken dizlerim tutmazdı, o noktada kedi gibi sokulur, koluma girerdi.

Kulağımda kulaklık, üzerimde pelerin, gecenin üçünde yollara dökülürdüm. Sybelstrasse’den Savignyplatz’a. Pek uzun olmayan ama gecenin üçünde yürünmesi gerekmeyen bir yol. Fikret Kızılok’un saatleriydi ama ben Sezen Aksu dinlerdim. Her gece, aylar boyunca aynı albüm “Düğün&Cenaze”.

Yürürdüm Berlin’in sokaklarında, geçmişin dokusuyla, yasemin kokusuyla, ayrılık korkusuyla… Schwarzes Cafe’de buluşurduk, çünkü yirmi dört saat açık mekanlar tek tüktü o zamanlar. Mesaisi biter bitmez damlardı. Kitabımla, kahvemle ve kocaman bir gülümsemeyle karşılardım. Savignyplatz, bir Berlin kışı için yeteri kadar hüzünlü bir mekan. Arkasını getiremeyeceğim hikayelerimin Maria Puder’ini Berlin’e ve kalbime gömdüm. Başka bir zaman, başka bir başka yazıda belki yine sızacak bu satırlara.

Sana benzeyen, benzemeye meyleden her adamda çıkartıp şöyle bir parlatıyorum hafızamdaki gülüşünü, bakışını. Artık içim sızlarken gülmüyorum.