Youth

Pek sevgili Jane,

Burayı görseydin beraber ağlardık seninle. Köşesi bucağı nostalji bu kentin. İki ayaklı nostaljiler yürüyor her yerde. Nostaljiye meraklı bünyemizi birkaç yıl doyurmaya yetecek kadar malzeme var. Burnumun direği sızlayarak dönüyorum her köşeyi. Diğer köşede yine bir nostaljiye tosluyorum. Kafamı nereye çevirsem nostalji görüyorum. Ufuk çizgisine kadar kaybolmuyor nostalji. Elli yıl önce de durum farklı değildi bence, hatta belki yüz elli yıl önce bile. Bu kent, insanların nostalji arzusundan doğmuş; ondan besleniyor.

Otel odasından Kurpark’da yürüyen, daha doğrusu yürümeyi deneyen yaşlıları izlerken gözümün önünde bir tez başlığı beliriyor, „Bir yaşlı mıknatısı olarak kaplıcalar“. Hepsi de benden mutlu görünüyorlar. Benden kesinlikle daha sosyaller. Utanmasam kıskanacağım.

„Youth“daki Rachel Weitz olarak kendimi hayal etmek hoşuma gitse de, gerçekte Bad Pyrmont’un beş yıldızlı otelindeki Züğürt Ağa’yım. Yaşlı ve zengin Almanların arasındaki çulsuz Türk. Önceki günkü restoran faciası sonrasında, Penny marketinden aldığım öte beriyi gizli saklı odaya çıkartıp pencere kenarında kemiriyorum.

Restoran hikayesini sana kısaca özetleyeyim. Çok acıkmıştım. Sabah kahvaltısının tepeleme üç tabağı etkisini yitireli çok olmuştu. Midem gurulduyordu ve hava beni markete gitmekten caydıracak kadar soğuktu. Bilseydim yağmur altında titreye titreye gider gelirdim, o ayrı! Restoran, kapılarını açar açmaz karşısında beni buldu. Yüzümde kocaman bir tebessümle üç garson tarafından kapıda karşılandım. Garsonlar gülmüyordu.Tepeden tırnağa süzüldüm, notum verildi, iyi gitmediğini anladım ama yüzümü düşürmedim. Garsonların ele başı, nereden çıkarttığını bilmediğim ve bana yoklama defterini anımsatan kocaman bir rezervasyon listesini burnuma dayayıp „oda numaranız?“ diye sordu, orada adımın olmadığını bal gibi biliyordu. „Yemek yiyecektim, bir masa gösterir misiniz?“ dedim. Almanca konuşmak nezaketini göstermeseydim keşke. Adam adım listede olmadığı halde yemek yemeye nasıl cüret ettiğime anlam veremediğini belirten bir bakış fırlattı. İkinci kıdemli garson Türk’e benziyordu, bakışı „Yürek mi yedin kardeşim sen“ der gibiydi. Üçüncüsü belli ki en çaylak olanıydı, beni önüne kattı ve salonun en ucunda, tuvaletin kenarındaki masaya ilerledik. Menü ışık hızıyla geldi; içini açtığımda gözümde şimşekler çaktı. Hesapla beraber sol böbreği de vermemek için en ucuz çorbayı söyledim. Sonrasında ne almak istediğim soruldu, „sadece çorba“ dedim. Sadece çorba, kulaktan kulağa yayıldı. Sadece çorba içmek isteyen bu kadını görmek için bütün garsonlar önümde gizli bir geçit töreni yaptılar. Çorba geldi; yanına ekmek isteyip istemediğim soruldu. Evet diyemedim. Ekmeği banıp yiyeyim ki karnım doysun, diyemedim. Garson gitti, çorbayla ben kaldık. Allahtan çorba büyüktü. Ye ye bitmedi. Hesabı istediğimde benim garson, sadece çorba içmemle dalga geçti. Sonra dalga geçtiğine üzüldü, kendisinin de akşamları böyle geçiştirdiğini söyledi. Gözümün şnitzele takıldığını ama ağır geleceğini düşündüğüm için seçmediğimi söyledim. Bu yalanı ikimiz de yutmadık. Hesabı ödedikten sonra para üzerini epeyce bir süre bekledim. Diğer müşteriler restoranı doldurmaya ve sipariş vermeye başlamışlardı. Beni tekrar keşfetmeleri için oturduğum bölüme kadar insanların gelmesi gerekti. Sadece çorba içip hesabı da ödemeden kaçan kişi olmamak için sabırla bekledim. Nereye kaçabilirdim ki zaten, yerim yurdum belliydi.

O günden beri restoranın olduğu kanada uğramıyorum. Uzun romantik yürüyüşler yapan ve akşam yemek yemeyen kız olarak birinin hafızasında her eder miyim bu şehirde? Hiç sanmıyorum.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s